Mehmet Özay                                                                                                            03.02.2024

Müslüman toplumların, yaşamakta oldukları çeşitli sorunların üstesinden gelme konusundaki çabalar, -adları, yönelimleri, yöntemleri farklılaşmakla birlikte-, yerel, bölgesel ve küresel düzeyde varlığını sürdürüyor.

Var olan bu insani ve sosyal durum açıkçası, ‘İslam teolojisi’ ile tüm vechesiyle toplumsal yaşam arasında sıkı bir bağ olduğunu ortaya koyuyor. Buna kuşku yok…

Bununla birlikte, İslam teolojisinin inananlara sunduğu alanların, ne denli dikkatli ve özenle anlaşılabildiği ve bunun pratiğe konulabildiği hususu, her dönem olduğu gibi, bugünün de önemli tartışma alanını oluşturuyor.

Belki de, tartışma alanlarının başında geldiğini söylememiz yanlış olmayacaktır…

Bu yaklaşımı, geçmişin bir konusu olarak kabul edip orada bırakmak yerine, bugüne gelindiğinde, yaşanan tüm toplumsal ve siyasal değişimlerin dışında ve ötesinde, söz konusu İslam teolojisi ve toplumsal yaşamı anlamlandırma ilişkisinin Müslümanların iç sorunu olmadığı da aşikâr.

İyilik ve kötülük olgusu

Temelde, küresel çapta Müslüman kitleleri değişik boyutlarda temsil makamında olan hocaların, alimlerin, düşünürlerin, entellektüellerin, akademisyenlerin, politikacıların ve hatta sıradan diyebileceğimiz ancak, ufku gayet geniş bireylerin de şu ya da bu şekilde, Müslüman toplumu yeniden ve yeniden inşa süreçlerine katkısı, İslam’ın ‘iyiyi söyleyip kötülükten sakındırma’ ilkesiyle ortaya çıkan duruma tekabül etmektedir.

Aslında, tam da bu durum, Müslüman toplumların -öteki’lerden neşet edenler bir yana- bizatihi, kendilerinden kaynaklanan sorunlarının, öncelikle kendilerince üstesinden gelinmesi ve ardından, ‘öteki’ toplumların sorunlarına çareler bulma konusunda da, en az benzeri bir çabayı sarf etmeleri gerekiyor düşüncesini yabana atmamak gerekir.

Ancak, Müslüman toplumların kendi iç sorunlarını hakkıyla çözememiş ve hatta, çözme konusunda kafaların karışık olması, var olan toplumsal yapılarda dengesizliklerin gizli/açık artarak sürmesine yol açtığı gibi, ‘öteki’ toplumlara ulaşmayı ve onların sorunlarını çözmeyi bir şekilde zorlaştırıyor.

Temelde ‘adalet’

Bu yaklaşımların, bir diğer boyutunun yine, İslam’ın ‘adalet’ (justice) kavramına yüklediği gayet önemli bir içerikle ilintili olduğunun da altının kalınca çizilmesi gerekiyor.

Adalet, yani, tekil Müslümandan başlayarak, genişleyen bir evreyle üniversal bir boyuta taşınan yaklaşım.

Adalet kavramını salt ekonomik, sosyal ve siyasal boyutlarda ezilmiş addedilen Müslüman kitlelere değil, yeryüzünde yaşam bulan tüm insan toplumlarına ve bu toplumlardaki tüm fertleri içine alan boyutu ile insan dışı (non-human) alemi de bütünüyle kapsadığını bilmek ve tekrarlamak gerekiyor.

En azından, Ghazali’den bu yana güncelliğini koruyarak bugünlere gelen, İslam’ın tüm toplumlara sunduğu ve gerçekleştirilmesi öncelikli olan ilkeler bütünü yani, Maqasıd al-shar’ı nasıl ve hangi metodlarla ve kurumsal yapılarla güncellemek gerektiği üzerinde hassaten durmakta yarar var.

Tarihi okuma

İslam dininin Arap Yarımadası’nda ortaya çıkışı ve yayılışı, pür dini bir eylem olduğu kadar, ‘din’in insan toplumlarına tekabül eden boyutuyla siyasi, kültürel, ekonomik vb. boyutlarıyla gündemde yer almaya başladığı konusu gayet yaygın bir şekilde bilinir.

Söz konusu bu ‘boyutların’, sadece İslam dini ve yayılışı ile de sınırlı olmadığı yine, insan toplumlarının sahip oldukları karakteristikler ve tarihsel gerçeklikler ile ortadadır.

Söz konusu bu gerçeklikler, İslam’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’de zikredildiği üzere, Yahudiler ve kısmen Hıristiyanlar ve adları, bir şekilde ilgili bağlamlarda zikredilen milletlerin varlığına referansla ortadadır.

Bunun yanı sıra, insanlık tarihinin yazılı denilen döneminin başlangıcından bu yana, ortaya konulan irili ufaklı metinler de bize, bu anlamda katkıda bulunacağını dikkate almakta fayda var.

Bu süreçlerin, özellikle de, İslam’ın bir din olarak, inanan Müslüman toplumlar vasıtasıyla yayılmasının, buna konu olan süreçler boyunca karşılaşılan sosyal, kültürel, siyasal ve askeri gerçeklikler ile birlikte ele alındığını görmek ve bunun üzerine bir tarih anlayışı geliştirmek gerekiyor.

Bunun yapılmadığını söylemek istemiyoruz…

Ancak, örneğin klasik tarih çalışmalarına bakıldığında veya tarihi pür dini perspektiften anlama çabası sergileyen söylemlere dikkat çekildiğinde, ‘insan ve toplum gerçekliği’ni izafi kılan bir yönelimin ve bunun düşünceye evrilmiş halinin hakim olduğu da bir vakıadır.

İslam toplumlarının, diyelim ki, Arap Yarımadası’nın yanı başındaki Bizans, Pers, Hint gibi kültür ve medeniyet unsurları gibi, zamanla karşılaştıkları yeni toplumlar ve toplumsal düzenler karşısında kendini, yeniden ve yeniden konumlandırma durumunda kalması, temelde doğal bir sürece tekabül eder.

Bu derin ve uzun karşılaşmalar, ötekini ‘İslama davet’ anlamı taşıdığı kadar, ötekinden alınmaya matuf alanların da, kendini Müslüman toplumlara açtığını gösterir.

Salt ve basit anlamıyla, ‘meydan okuma’ ve ‘savaşcı’ mücadelenin ötesindeki, bu karşılaşmalar ve bunların somut ifadeleri olan dil, bilim, din, felsefe, kültür, mimari, edebiyat vb. alanlarda tanıma, anlama, analiz, yorumlama ve ürün ortaya koyma çabaları bu uzun yüzyıllardaki Müslüman düşünür, alim, edebiyatçı, tarihçi vb. -gayet modern başlıklar olmakla birlikte-, sınıflamalara tabi tutulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu sürecin belki de, en başında bir Hadis’te bahsi geçtiği üzere Hz. Peygamber’in bir sahabeye ‘Hebrew’ dilini öğrenmesi tavsiyesidir…

Ya da, çokça zikredildiği üzere ‘İlim’in Çin gibi uzak bir belde de dahi olsa, gidip öğrenilmesi’ yönündeki dikkat çekici vurgudur…

Tabii, bu ilgili Hadislerin ‘tanıma, öğrenme’ odaklı yaklaşımının ötesinde gelişmelerin ne yönde seyredeceğine dair bir veri sunup sunmadığını ilgili çevrelere sorup açıklamalarını da bekleyebiliriz.

Bu çerçevede, meselâ, İslam’ın ilk asrı ile ve de özellikle, onu takip eden ikinci, üçüncü ve dördüncü asırlarında olan biten tüm gelişmeler bize, İslam’ın bir din olarak değil ancak, Müslümanların inandıkları olguları yerli yerine oturtma konusunda bir konsolidasyon sürecini tecrübe ettiklerini gösteriyor.

Haddimizi aşmadan söylemek gerekirse, ‘aklı karışıklar’ın veya ‘aklı karışmaya başlayanlar’ın çözüm arayışlarında, söz konusu bu konsolidasyon sürecinin kritik bir önemi bulunuyor.

Bu nedenle, bu konsolidasyon sürecinde olan biteni anlamaya başlamak, kanımca, ilerleyen yüzyıllar boyunca ortaya konulan çözüm veya çözümsüzlükleri değerlendirebilmeye imkân tanıyacaktır.

Gayet manidardır ki, söz konusu bu yüzyıllar, aynı zamanda -Emeviler ve Abbasiler gibi- iki önemli ‘hanedanlık’ sürecinin, yerleşik ve -birbirini takiben- devamlılığını ortaya koyuyor.

Bu yüzyıllarda olan biteni, Müslüman toplumun örneğin, Bizans’a, Pers’e, Güney Avrupa’ya karşı sadece, bir ‘güç temerküzü’ olarak değerlendirmek tarihi ve tarihi gelişmeleri, toplumları hak ettiği şekilde ele alamama anlamına geldiğini hatırlatmakta yarar var.

Müslüman toplumların, üç farklı coğrafya üzerinde açılım sergilemesi diyebileceğimiz bu uzun dört yüzyılı değerlendirmenin İslam teolojisinden hareketle yeniden değerlendirmek gerekiyor.

Bu durum, adına hanedanlık denilen yapılaşmaların konsolidasyon sürecine katkıları olmakla birlikte, bu yapıların ‘güç’ üzerinden teşekkül ettirdikleri siyasal yapılaşmanın ve bunun doğrudan-organik uzantısı olan ‘ordu’ kurumunun ne tür yönelimlere yol açtıklarını da unutulmamalıdır.

Ve bu anlamda, söz konusu ortaya çıkan yapının, İslam teolojisinin özünde yer alan ilkeleri nereye taşıdığını tartışmak hiç kuşku yok ki, dünü anlama çabası kadar, kanımca bugün yaşanan sorunlara da şu ya da bu ölçüde bir açılım sağlayacaktır.

LEAVE A REPLY