Mehmet Özay                                                                                                            07.11.2026

Müslüman toplumların çoğunlukta olduğu ülkelerdeki, yüksek öğretim kurumlarının temel yapısal sorunlarının birbirine benzerliğine kuşku yok.

Bu durum, açıkçası, ilgili toplumların sadece eğitim alanına dair yaşanan kısırlılıklar ve çözümsüzlüklerle de sınırlı değildir. Aksine, bu durum, Müslüman toplumlarda geniş ve yaygın tüm kurumsal yapıları içine alacak denli yaygınlık göstermektedir.

Bununla birlikte, yüksek öğretim kurumlarını önemsemimizin veya öncellememizin kendinde bir anlamı ve mantığı bulunuyor. O da bu kurumların bilgi ve bilgi üretimi yönelimindeki tüm süreçleri bünyesinde barındırıyor olmasıdır…

Ve bu noktada, yüksek öğretim kurumlarının, diğer kurumlardan farklılaşan yönünün bilincinde olmak, bunu ortaya koymak ve bunda ısrarlı olmak gerekiyor.

Özerksizlik

Bu noktada, yüksek öğretim kurumlarının Müslüman toplumların sorunlarını ortaya koyma, sorunları irdeleme, çözüm arayışları sunma gibi eylemlerinde süreklilik arz etmesi beklenirken, bu kurumların değişen siyasal rejimler, değişen hükümetlere bağımlılığı ve bu bağımlılığın bile isteye, kasıtlı bir şekilde bu yüksek öğretim kurumlarının mensupları tarafından ortaya konulması, karşı karşıya olduğumuz tehlikenin ne denli büyük olduğuna işaret ediyor.

Dün kaleme aldığım yazıda da görüldüğü üzere, kendisine referans yaptığım, ilgili dekan hocanın dile getirdiği, “Biz, hükümet ne derse onu yaparız” yaklaşımı sanki, tekil bir eylem ve düşünceymiş gibi algılanabilir.

Ancak, yüksek öğretim kurumlarında mevcut durum temelde söz konusu dekan’ın kişiliğinin, kimliğinin, akademik ilgisinin vb. ötesindedir. Ve bu küçük örneği sadece, çok daha derin ve yapısal olduğuna kuşku olmayan sorunların mikro alandaki bir yansıması olarak kabul etmek gerekir.

Söz konusu bu düşünce biçimi, yaklaşım tarzı ve nihayetinde, eyleme bürünmüş hali, bütün kapsamlarıyla yüksek öğretim kurumlarındaki akademik, bilimsel, entellektüel kayıtsızlıklarla ve ilgisizliklerle bağlantılıdır.

Bu yaklaşımın, bugün bizi getirdiği yer, sözde Müslüman toplumların sorunlarına teorik ve pratik olarak cevap vermesi beklenen yüksek öğretim kurumlarının kendi kurumsal yapılarını dahi idare edemeyecek bir konuma indirgenmişliğidir.

Hangi etik?

Nasıl olur da, daha kendi bölümünde, fakültesinde, merkezinde, enstitüsünde, kampüsünde mikro düzeyden makro düzeye kadar var olan sorunları çözmede, bırakın İslami etiği ve davranışı, seküler etik ve davranışı bile ortaya koymaktan aciz ve bu yaklaşımları akademik kültür haline getirememiş, bunu teorik olarak eğitim politikalarına ve pratik olarak gündelik davranış kalıplarına yansıtamamış bir yüksek öğretim kurumundan, evrensel olarak Müslüman toplumların sorunlarını çözmeye yönelik çaba içerisinde olması beklenebilir!

Şatafatlı toplantılarda, ekranlarda vb. ortamlarda, İslam düşüncesini, teorisini, paradigmasını ve bunlarla bağlantılı olarak sözde, çözüme matuf modellerini ve modüllerini sunmada ilk sırayı kimseye kaptırmayan akademisyenlerin, bölüm başkanlarının, dekanların, rektörlerin önce dönüp, son otuz-kırk yılda, bizatihi kendi akademik çalışmalarının ne denli anlamlı, bütünlüklü, yapmacıksız ve gerçekçi olup olmadığını incelemek gerekiyor.

Ve bunun yanı sıra, akedemi dünyasının bu fertlerinin içinde yer aldıkları bölümlerdeki, fakültelerdeki, kampüslerdeki en sıradan ancak, hayatın dinamiği ve akışı içerisinde gayet önemli olduğuna kuşku olmayan, mikro düzeyden makro düzeye değin sorunları ortaya koymayı, bu sorunları açıkça, samimi ve bilimsel bir şekilde tartışmayı ve anlamlı cevaplar ve çözümler üretmeyi niçin gündeme getirmediklerini araştırmak gerekiyor.

İtirazlar gelecektir, elbette… “Hayır efendim, yapıyoruz ya…” Evet, doğru ancak, yapılanların pek çoğu göstermelik ve manipülatif içeriklidir.

Nihayetinde, dünkü yazıda dile getirdiğim üzere, ortaya konulan eylemler ne bilim ve bilimin alanına giren süreçlerle bağlantılı olarak ve ne de, yüksek öğretim kurumlarının otonom ve/ya bağımsızlığından hareketle ortaya konmaktadır.

Olan biten, kendisine referans yaptığım ilgili dekan hocanın söyleminde gayet net bir şekilde gözlemlendiği üzere, var olan hükümet aygıtlarının yönlendirmesine, yaptırımlarına boyun eğmekten başka bir şey değildir.

Bu durum, çok acıdır ki, siyasal yaşamın ve bu siyasal yaşamın bir unsuru olan hükümetlerin, bizatihi, kendi dinamiklerinin savrulmalarına konu olan yüksek öğretim kurumlarının otonom ve/ya bağımsız kurumlar olma özelliklerinden çokça uzaklaşmaları anlamına geliyor.

Böylesine kayıtsız bir sürecin varlığı karşısında akademisyen, bölüm başkanı, dekan, enstitü müdürü, rektör tüm bu gerçekliğe gözlerini kapatırken, içinde bulundukları sözde, tüm eğitim-öğretim süreçlerinde kendilerine bağlı tüm akademi bünyesindeki bireylerin de, aynı şekilde gözlerini kapatmalarını istemekten başka bir ‘eğitim politikaları’ bulunmuyor…

Tüm bu süreçlerin bizi getirdiği nokta, bilim ve bilimi oluşturan ve bu alan içinde düşünülebilecek tüm bilimsel etkinliklerin ve faaliyetlerin manipüle edilmesidir. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, yüksek öğretim kurumlarında anlamsızlıkla yüklü süreçler bütünü bulunuyor.  

Bu durumun, bir ulus-devletin teritoryal sınırlarının çeperinde kalmış ‘kasaba üniversiteleri’yle sınırlı olmayan aksine, adında bir yandan, “uluslararasılık” sıfatını öte yandan, İslam toplumlarına rehberlik, önderlik vb. gibi çokça idealist yaklaşımları barındıran yüksek öğretim kurumlarında olması, Müslüman toplumların yüksek öğretim kurumlarının içinde bulunduğu hali göstermesi açısından gayet manidardır.

English and Indonesian versions translated with DeepL AI

CEVAP VER