Mehmet Özay                                                                                                            10.07.2026

Bir üniversite enstitüsünde dekanlık yapan bir zat-ı muhteremin, “Biz, hükümet ne derse onu yaparız” anlamına gelecek şekilde sarf ettiği söz aslında, o güne değin yüksek öğretim kurumlarındaki bireylerden bu denli açıklıkta duymamakla birlikte, pratikte ve gizli/açık yapısal olarak tanık olduğum durumu izhar etmesiyle önem taşıyordu benim için.

Bu durumun, salt benim şahsımla, yani şahsımın üniversite ve/ya hükümet, devlet ile ilgili bireysel düşüncemle sınırlı değildir.

Aksine, dikkat çekilen bu durum, bir toplumsal kurumda yapısal bir sorun olmak kadar, bilgi, bilgi üretimi ve bu alanların felsefesi ve hatta, dini bağlamlarıyla ilişkisi noktasında, oldukça sorunlu bir duruma tekabül etmektedir.

Manipülatif çabalar

Sayın dekan’ın söylemini hükümet değiştiğinde, benim bilimsel yaklaşımım da, teorilerim de, saha çalışmalarım da, yorumlarım da, ulaşmak istediğim gerçeklik de vs. demeye getiriyor.

Ya da, kendisinin ve de kurumunun diyelim ki, gerçekliğe ulaşma noktasında gayet anlamlı bilimsel çabalarının varlığına rağmen, bu bilimsel çabaları ve ulaştığı gerçeklikleri, zamanı ve yeri geldiğinde değiştirme, manipüle etme, hatta reddetme gibi süreçleri benimsemekten geri kalmayacağını ortaya koyduğunu da söyleyebiliriz.

Kaldı ki, bu ve benzeri dekanların yanında yeter miktarda zaman geçirildiğinde, olan bitenin bundan başka bir şey olmadığını gözlemlemek ve tanık olmak o kadar da zor olmuyor…

Gündeme getirmeye çalıştığım sorunun tekil bir dekan, tekil bir enstitü, tekil bir üniversite ve/ya yüksek öğretim kurumu olmadığı anlaşılmıştır herhalde…

Buna, idari mekanizmada yer almayan kendi halinde tekil akademisyenler ile idari mekanizmanın en üst düzeyindeki konumu yani, rektörlük makamını işgal eden yöneticileri de dahil etmekte bir sakınca bulunmuyor. Nihayetinde, karşımızda tekil bir sorun değil, kurumsal ve yapısal bir sorun bulunuyor.

Bu noktada, yukarıda dikkat çekilen üniversitenin nerede ve hangi üniversite olduğu, kendisine referans yapılan dekan’ın kim ve hangi alanda olduğu, üniversite ve dekan’ın yer aldığı ülkenin ve de hükümetin hangisi olduğunun dışında ve ötesinde, burada sunmaya çalıştığım sorunun genel itibarıyla, Müslüman toplumların ortak bir sorunsalı olduğunu ileri sürüyorum.

Bu tecrübeyi ve gözlemi yapan kişinin, tek ben olmadığımı da malumdur…

Ancak, burada bu hususu ele almak suretiyle, bu konuda yazılanlara, gündeme getirilmeye çalışılan görüşlere destek ve süreklilik kazandırmanın anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Bilgi ve ‘gerçek’

Genel itibarıyla üniversitelerin bilgiyle, bilimle, bilgi üretmeyle ilintili oluşu onu örneğin, kamuya hizmet verdiği varsayılan diğer devlet kurumlarından ayrıldığını ortaya koyar.

Veya bilgi ve bilimle ilgilenen çevrelerin, kurumların böylesi bir özerk ve/ya bağımsız yapılarının varlığının gerekliliğini yüksek sesle dile getirmek gerekir.

Oysa bilginin, bilgiyi oluşturmanın ve üretmenin koşullarının, siyasal bir erk üzerinden tesisi ya da sınırlılığı konusu bize, adına üniversite denilen ve evrensel kabul edilen kurumlardan beklentinin katı ve çarpıcı bir şekilde, manipülatif bir zemine yönlendirildiğini akla getiriyor.

Söz konusu bilgi, bilgi oluşumu ve üretiminin, ilgili bilimsel alanların teorik ve fiili alanlara yönelik çabalarının, ‘gerçeklik’ olgusu ve oluşumuyla doğrudan ilintisi, bir kurum olarak üniversitenin ve bu kuruma anlam kazandıran veren araştırmacıların, düşünürlerin yani, bilgi üreticilerinin ‘gerçekliğe’ ulaşma noktasında kendilerini sınırlandırmama ilkesiyle çelişen bir durumdur.

Burada bahsettiğim ‘sınırlandırmama’yı, popüler ‘özgürlük’ anlamında kullanmadığımı belirtmek isterim. Ve bu anlamda, sıradan ve popüler bir özgürlük söylemini gündeme getirmiyorum…

Nihayetinde, bu yazının çıkış noktasını, girişte atıfta bulunduğum ve hayatının büyük bir bölümünü üniversitede geçirmiş, rektör yardımcılığı ve dekanlık yapmış bir öğretim üyesinin görüşüyle bağlantılıdır.

Ancak, onun zikredilen yaklaşımının bireysel ve sübjektif bir tutum olmadığını aksine, gayet genel kabul görmüş bir tutum haline almış ve bu anlamda neredeyse ‘kurumsallaşmış’ olduğuna vurgu yapıyorum.

Bu durumda, yukarıda dikkat çekilen zat-ı muhteremin, erken akademisyenlik döneminden itibaren, içinde yer aldığı sınırlı akademik çevreden başlayarak yani, kendi akademi çevresinden, öğrencilerinden, meslektaşlarından gerçek veya imajinatif ‘ümmetçiliğe’ yani, küresel Müslüman toplumu hedef alarak sarf ettiği ve ürettiği tüm söylemlerin hakikatle, gerçeklikle ilişkisinin, gayet sorunlu bir yapı arz ettiğini görmek gerekiyor.

Nihayetinde, bir bilim insanı olarak kendisini ve de bilim üreten bir alan olarak kurumunu, her dönem değişen siyasal yapının yani, hükümetlerin aygıtı konumunda görmesi, hiç kuşku yok ki, mensubu bulunduğu akademik alanın ve bu akademik alanın üretmeyi arzu ettiği bilimsel yaklaşımların, yönelimlerin, teorilerin, saha çalışmalarının velhasıl, tüm bilim üretme yani, gerçeği ortaya koyma çabalarının ve mekanizmalarının yüzeysel, değişken ve manipülatif olduğunu gizli açık ortaya koyuyor.

Bunu söylerken, siyasal yapıların, hükümetlerin bu hükümetler içerisinde yer alan yüksek öğretim bakanlıklarının vb. kurumsal araçların bütünüyle olumsuzlanması gerektiğini söylemiyorum.

Burada söylemeye çalıştığım husus, özerk ve bağımsız çabaların ürünü olması beklenen ve hedefinde, gerçeklik inşası olması beklenen bilgi üretme süreçleriyle, bilgi üretimini siyasal anlayış ve yaklaşımlarla sınırlandırma çabaları arasındaki ilişkinin gayet sorunlu olduğudur.

Gerçeklikle ilişki

Bu noktada, söz konusu bu konunun, bir süredir Müslüman toplumların yaşanmakta olan sorunlarına dair, kısa notlar şeklinde kaleme aldığım olgulardan bağımsız olmadığını hatırlatmak isterim.

Müslüman toplumların bir yandan, kendi dini inanç ve gelenek temelleri öte yandan, modernleşme ile olan sorunlarına karşın ortaya konulmaya çalışılan çabaları, büyük ölçüde gerçeklikten bir kaçış olarak zuhur ediyor.

Bu kaçışta, adına yüksek öğretim kurumları denilen yapıların da olması yaşanan tecrübenin ne denli acı olduğuna işaret ediyor.

Sözde Müslüman toplumların sorunlarına, düşünce ve fiili olarak cevaplar vermesi ve Müslüman toplumu yeniden inşada başat rol oynaması beklenen yüksek öğretim kurumları bunu yapmak yerine, -yukarıda dikkat çekilen örneğin, genelleştirilmiş halini topyekün tekrarlayan bir konuma yönelmeleriyle, asli fonksiyonlarından kasıtlı olarak ferâgat ediyorlar.

Bunu yaparken de, gayet savunmacı bir dil ve eylemle, “biz hükümet ne derse onu yaparız” söylemini açık seçik ilân ediyorlar.

Bu kaçış karşısında, Müslüman toplumlar içerisinde sıradan insanları bir yana bırakarak, daha çok ve de özellikle, bulundukları kurumlarda yönetim erkini oluşturan bireylerin, grupların ortaya koydukları düşünce yapısı, söylem ve pratiklerine yönelik ciddi bir eleştirinin, karşı duruşun veya öz-eleştirinin ortaya konulması gerekiyor.

Böylesine eleştiriyi ve/ya öz-eleştiriyi yapan bireyler veya kısmen kurumsal yapılar olduğu söylenebilse de, bunun ana akım bir düşünce halini almadığı, diğer erkler arası süreçlerde dikkate getirilmediği ve genel toplum katmanlarında karşılık bulmadığı gerçeği bize, var olan yapıların ve söylemlerin kısır bir döngü içerisinde hareket ettiklerini gösteriyor.

Yüksek öğretim kurumlarının temel hedefi olan gerçeklik bilgisi ve üretimi yerine, gizli/açık işlevsizleştirilme çabasının çokça Müslüman toplumlara zarar veriyor. Bu durumun özellikle, din ve felsefe üzerinden gerçeklik inşası iddiasında bulunan çevrelerden gelmesi ise sorunun Müslümanlar için ne denli derin olduğuna işaret ediyor.

English and Indonesian versions translated with DeepL AI

CEVAP VER