Mehmet Özay                                                                                                            18.07.2026

Kısa bir süre önce (4 Nisan 2026), Müslüman toplumlarda ‘karakter eğitimi’ başlıklı konuyu ele aldığım yazıya devam mahiyetinde, bazı hususları dile getirmek istiyorum.

Söz konusu ilgili yazıda, öğrenci-merkezli ortaya konulan ‘karakter’ kavramının dışında ve ötesinde, öğrenci kitlesine ‘karakter aşılama’ rolünü üstlenen öğretici kitlesinin -ki, burada özellikle ve kasıtlı olarak, yüksek öğretim kurumu öğreticileri kastediyorum- ne durumda olduğuna da kısaca değineceğim.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, burada ‘karakter’ olgusunu tekil öğrenci veya öğrenci kitlesi bağlamında değil, aksine, öğretici kitlesi noktasında değerlendirilmesi gerektiğinin de önemli olduğuna vurgu yapmaya çalışacağım.

Bunu, özellikle yüksek öğretim kurumları çerçevesinde değerlendirmek istemem, içinde bulunduğum ve yakından gözlemlediğim eğitim/öğretim ortamıyla koşutluğu noktasında, daha anlamlı olacaktır.

Aşılanan karakter

Yüksek öğretim kurumlarında adına, öğretici denilen kitlenin karakter olgusu ile ilişkisinin sadece, bu kurumla, bu kurumlarda yer alan öğretici kitle ile kendilerine ‘karakter aşılandığı’ belirtilen öğrenci kitlesiyle ilgili olmadığını aksine, diğer eğitim kurumlarında ‘eğitimci istihdamı’ sürecine ‘insan kazandırmasıyla” da, gayet anlamlı ve önemli olduğunu görmek gerekiyor.

Bu noktada, yüksek öğretim kurumlarında, eğitim epistemolojisine bağlı olarak ilgili çevrelerin, “bizim işimiz karakter eğitimi” değil diyenler olabilir.

Öte yandan, benzer bir çıkış noktasından hareketle, “bizim işimiz, onyedi onsekiz yaşına gelmiş kişilerden oluşan ‘eğitime muhtaç’ olduğu varsayılan bir kitleye, -gizli/açık bir çocuk muamelesi yaparak, yaptırımsal bir bağlamda, “tümden” karakterini değiştirmektir -ya da geliştirmek- diyenler de olabilir.

İlginçtir, sözde bu eğitim/öğretimde bir metodik tutum ve davranış olarak ortaya konulan bu durumun, çocukluk devresini geçmiş, gençlik döneminde bulunan ve erken yetişkinlik evresine ulaşmakta olan kitlede, ne tür bir karakter değişimi/dönüşümü/bozuşumu ile sonuçlanacağının pek hesap edilemediği de söylenebilir.

Öğretici kitlesi ve karakter

Yukarıda dikkat çekilen her iki halde de, gözden kaçırılan husus, bizatihi yüksek öğretimde eğitimcilerin, ‘karakter’ olgusuyla ilişkisidir.

Bunu söylerken, yaşını başını almış veya almakta olan öğretici kitlesinin zaten, “karakter sahibi olduğu” ve bu süreci tamamladığı yönünde ‘a priori’ bir gerçeklik kabulünden ciddi anlamda ayrıldığım ortadadır.

Bunun temel nedeni, gözlem ve tecrübelerimiz ‘karakter’ olgusunun, sanıldığının aksine, bireyin çocukluk ve ilk gençlik yıllarında edinilen ve tamamlanan bir süreç olmadığıdır.

Aksine, gayet dinamik ve sürekli yenilenmesi gereken insanî bir hâl ve yapı olduğudur.

Bu durum, yüksek öğretim kurumlarında yer alan öğretici kitlesinde, ‘karakter bozukluğu’na tekabül eden bir alanın olduğuna gönderme yapıyor.

Bu hususu, biraz açımlayarak söylecek olursak, ilgili öğretici kitlesinin içinde var oldukları kurumlarda, tüm idari ve eğitimle ilişkili süreçlerde ortaya koydukları düşünce ve eylemlerinde, ‘karakter olgusuna’ ne denli yer verip vermedikleridir.

‘Karakter bozukluğu’nun sıradan akademisyen, bölüm başkanı, merkez müdürü, dekan, rektör gibi yüksek öğretim kurumlarının farklı alanlarında yer alan, görev yapan bireylerinin tamamına şamil bir yönü olmasını, tekil durumdan hareketle, ‘insani’ bir yön olarak algılayıp hoş görebilir veya göz ardı edebiliriz.

Kurumsal karaktersizlik

Ancak, bireysellikle sınırlandırılmış olduğu anlaşılabilecek bu durumun bir illüzyon olduğu gerçekliğin ise, söz konusu ‘karakter bozukluğu’nun yaygınlığı dolayısıyla, bir anlamda gizli/açık kurumsallaşmış olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Eğitim’de sorunlar bağlamında kaleme alınan, hazırlanan, sunulan tezler, raporlar içerisinde satır aralarında ve hatta bazılarında, gayet açık seçik sunulmuş halleriyle gözler önüne serilmesi bize aslında, böylesi bir kurumsallaşmanın olduğunu gösteriyor.

Bu verilere, yakın gözlem ve tecrübelere rağmen, var olan durumu görmezden gelmek, temelde adına yüksek öğretim kurumu denilen süreçlerin doğası, varlık nedeni ile çelişmesi için ne denli vahamet derecesine ulaştığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Bu durum, bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, bırakın onyedi, onsekiz yaşındaki öğrenciyi bizatihi kendileri karakter yöneliminden, yapılaşmasından, sürekli yenilenmesinden uzak olan öğreticilerin varlığı, eğitim kurumlarının genelinde temel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Bunun temel nedenlerinden birini, yüksek öğretim kurumundaki öğretici kitlesinin, ‘eğitim/öğretim alanını” yönetirken, aynı eğitim/öğretim alanının sürekli kendini yenileme yönündeki içeriğini kendileri dışında tutmalarının bir yansımasıdır.

Bu noktada, karakter olgusunun doğruluk arayışı, hakikat düşüncesi, adalet olgusu, tutarlılık, denge hali vb. bağlantılı yönleri dikkate aldığımızda, yüksek öğretim kurumundaki öğretici kitlesinin eğitim-öğretim süreçlerinde nerede durduklarını ve nereye yönelmekte olduklarına dair bir fikir verir.

Karakter eğitimini ve süreçlerini tamamladığı varsayılan bir akademisyenin diyelim ki, bölüm başkanı, enstitü müdürü, dekan, rektör gibi süreçlere sıçraması, çıkışı, atanması ile kendisinde artık yerleşmiş olduğu sanılan karakterin ve bu olgunun tüm içeriklerinin veya önemli bir bölümünün kısa sürede ciddi şekilde erozyona uğraması salt ilgili tekil kişinin sorunu olarak görülmemelidir.

Aksine, ilk etapta, bu tekil kişinin şahsıyla ilgili olduğu düşünülebilecek durumun, tutum ve davranışlarının, her türünden karar mekanizmalarının vb. içinde yer aldığı ve ilgili birimler ve hatta, tüm yüksek öğretim kurumu yapısını etkileyebileceği düşünüldüğünde karşımıza sadece “karakteri eksik veya karaktersiz” bir akademisyen, yönetici-akademisyen çıkmıyor.

Bunun ötesinde, ilgili akademisyen kişinin kendisine sorumluluk alanı olarak verilen birimden başyarak, tedrici olarak içinde bulunduğu yüksek öğretim kurumunun diğer yapılarına da sirayet eden ve böylece, temel bir kurumsal karaktersizleştirme olgusuyla karşı karşıya kalacağımıza kuşku bulunmuyor.

English and Indonesian versions translated with DeepL AI

CEVAP VER