Mehmet Özay 17.05.2026
1 Mayıs’ta kaleme aldığım aynı başlıktaki yazıda, genel itibarıyla Müslüman toplumlarda akademi dünyasında modernite bağlamında bilim olgusu ve bunun değişim süreçleriyle ilişkisine yönelik kafa karışıklığına değinmiştim.
Müslüman toplumların, tarihsel ve toplumsal değişim süreçleri ile ilgili bir başlığın, bizim için ne anlama geldiği konusunun, akademi dünyası tarafından hakkıyla ele alınabildiğini söylemek güç.
Bununla, ortaya önemli çalışmalar, düşünceler konulmadığını söylemek istemiyorum…
Ancak, vurgunun ‘genel itibarıyla’ oluşu ile, bugün gelinen noktada yine, Müslüman toplumların a) kendi küçük, minör yapılarında; b) kendi bütünsel, ümmetçi yani, evrensel bağlamlarındaki konumları ile c) Müslüman toplumların genel itibarıyla, öteki toplumlara yönelik bakış açılarına, yapılaşmalarına, etkileşimlerine vurgu yapıyorum.
Müslüman toplumların tarihsel ve toplumsal değişim süreçlerinin anlaşılabilmesinin bir imkânı ve aracı yani, kavramsal bir aygıt olarak, ‘modernite’nin ele alınması konusundaki ‘ısrarım’, moderniteyi benimsemiş, içselleştirmiş olmak ile anlaşılmamalıdır.
Aksine, bizatihi bu ve benzeri yazılarda dikkat çektiğim üzere, modernite’nin, yaşanılmakta olan toplumsal gerçekliklerin tam da içinde, ortasında, egemen ve başat bir unsur olarak bulunmasından kaynaklanmaktadır.
Yine, bu ve benzeri cümleleri sarf ederken, moderniteye bir kutsallık atfının da olduğu düşünülmemelidir…
Belki de, şunu samimi bir şekilde söylemek gerekirse, Müslüman toplumların ve özelde, akademi ve düşünce çevrelerinin anlamak ile anlamamak arasında kaldıkları ve zamanı geldiğinde göz ardı etmekten kaçınmadıkları toplumsal gerçeklik, değişim olgularının belirleyicisi olarak modernitenin varlığına vurgu yapıyorum.
Müslüman toplumların, modernleşmeyle karşılaşmalarının genel bir bağlamı kadar, özel bağlamları olduğu görülür.
Bununla, modernitenin içinde barındırdığı niteliklerin, genel bir dünya görüşü sunması açısından genelliğini, bütünlüğünü veya evrenselliğini gündeme getiriyorum.
Çeşitli araçlar vasıtasıyla modernite’nin tarihsel süreçte ulaştığı, davet edildiği, zorlandığı tek tek Müslüman toplumlar nezdindeki durumu, konumu, kabülüne dikkat çekiyorum.
Naquib Hoca ve worldview
Bu noktada, tam da bu tartışmanın odağında yer aldığı düşünülebilecek bir düşünürün yani, Muhammed Naquib al-Attas Hoca’nın ‘dünya görüşü’ (worldview) kavramı üzerinden geliştirdiği ve hedefine, ‘modernite’yi aldığı yaklaşımına değinmek istiyorum.
Naquib Hoca’yı Batı’da tarihsel gelişmeleri anlamaya yarayan araç olarak ‘toplumsal değişme’ye karşılık gelen ve birbirleriyle değişkenlik gösteren bakış açılarını yani, diyelim ki, ideolojileri ve bunların bütüncül anlamda varlıklarını yok saymaya sevk eden husus, temelde ‘bu dünya’, ‘öte dünya’ ayrımı üzerinden yapılandırılmış olmalarıdır.
Buna karşılık olarak, Naquib Hoca, İslam’da -İslam dünya görüşünde- böylesi bir ayrışma üzerine temellenen bir durum olmadığını ileri sürer. Ve bu yaklaşım, tarihsel süreçleri örneğin, ideolojik temelli dönemleştirmelerle açıklamayı da yadsır.
Bu noktada, Naquib Hoca, gizli açık bizim daha çok ‘hak – batıl mücadelesi’ olarak anladığımız bir yaklaşımı ortaya koyduğu görülür. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, tarihi, tarihsel süreçleri, değişimleri bu temel üzerinden yorumlar.
Metodoloji
Naquib Hoca’nın, Batı’da ‘materyalizm’ ve ‘idealizm’ gibi iki temel sınıflandırmanın ürünü olan dünya görüş/ü/leri ile ilgili vurgusunda, bu dünya görüşlerinin bir başka deyişle, ideolojilerin ortaya çıkışını birbirinden bağımsız ve de çatışmacı metodolojilere bağlar.
Ve bunların, bir anlamda, ‘bu dünya-öte dünya’ dikomotik ayrışmasından kaynaklanan bölünmüşlüğünün ürünü olduğunu ifade eder.
Öte yandan, Müslüman toplumlarda böylesi dikotomik bir ayrışmanın olmaması, “İslam düşüncesinde ilahiyatçıların, felsefecilerin, metafizikçilerin bağlı bulundukları bilim alanlarında -deneyselci, rasyonal, tümdengelimci, tümevarımcı vb. çeşitli metodları birarada kullanmaktan çekinmediklerini” ve “öznellik, objektiflik kırılmasının, dikotomisinin yaşanmadığını” belirtir.
Bu metodolojik bütüncül yaklaşımı “tevhid metodu” veya “bilginin tevhid metodu” (tawhid method of knowledge) olarak adlandırır.
Bununla Hoca’nın söylemek istediği, tarihsel olarak Müslüman toplumlarda, Batı’daki ideolojik ayrışmaların ortaya çıkmadığıdır
İki temel bağlam
Hoca’nın bu tartışmadaki tutumunu, iki bağlamda ele almak gerekir diye düşünüyorum.
İlki, toplumsal değişim alanına dair açıklayıcı bir görüş sunmamasıdır. Aksine, ‘İslam’ın, bu dünya-öte dünya ayrımı yapmadığı gibi gayet genel bir normatif durum üzerinde, bir anlamda soyut olarak durmasıdır.
İkincisi, diğerlerini bir kenara bıraktığımızda Müslüman toplumların ortaya çıkışından bugüne kadar ‘bu dünya’ ile ilgili varlıklarını, ilişkilerini, anlayışlarını vb. izahta, neye ve nasıl başvurdukları konusu boşlukta bırakılmış gözüküyor.
Bununla kastettiğim, İslam’ın bu dünya-öte dünya ayrımı yapmaması ilkesini temel alarak, -ki prensip olarak buna karşı çıkmak mümkün değildir,- Müslüman toplumların bu dünya ile ilişkilerini düzenleyen ilgili düşüncelerden başlayarak toplumların inşasın yani, kurumların teşkiline değin ne tür bir yaklaşım sergiledikleri somutlaştırılmamaktadır.
Bu duruma, savunmacı bir yaklaşımla Hoca’nın, felsefi bir yaklaşım sergilediği ileri sürülebilir… Bu doğru…
Ancak, Hoca’nın ortaya koymuş olduğu tartışmada, Batı’daki gelişim süreçlerinin izahına yönelik tutumuna karşılık, Müslüman toplumlara -veya Doğu’nun, Güney’in diğer toplumlarının yaşamlarına- dair ne tür bir izahla ortaya çıktığı, en azından bu konuyu ele aldığı metninde belirsizlik göstermektedir.
Bu noktada, Naquib Hoca’nın yukarıda kısaca değinilen “İslam düşüncesi” bağlamının, adına ‘toplum’, ‘değişim’ ve ‘toplumsal değişim’ gibi kavramların ve bunlar vasıtasıyla ilgili Müslüman toplumların tarih boyunca tecrübelerine tekabül eden süreçleri anlamlandırmada başvuru aracı olabileceği ileri sürülebilir.
Bunda, haklılık payı da yok değildir…
Ancak, İslam düşüncesi, belirli bir toplumsal gerçeklik ve toplumsal değişim süreçlerine tekabül ederken, bunun Batı’daki modernite sürecine veya tümüyle Batı tarihsel değişim süreçlerine konu olan gelişmeleri açıklayan felsefi bağlamlarla ne denli ilişkilidir veya ilişkili değildir sorusuna cevap bulmak gerekiyor.
Yukarıda “tevhid metodu” diyerek, Hoca’nın bizatihi kendisinin belki de, yeniden yorumladığı “bilginin İslamileştirilmesi” yaklaşımının pratikte uygulamaya konulduğu yüksek öğretim kurumunun geçirdiği ‘değişim’ evreleri içerisinde adına, ‘entegrasyon’ denilerek Batı’nın özellikle sosyal bilimleriyle yakın temasın kurulmasını öngören yaklaşım/yaklaşımları nasıl anlamak gerektiği de bir diğer soruyu oluşturuyor.
English and Indonesian versions translated with DeepL AI














