Mehmet Özay                                                                                                            01.08.2026

Modern dönemde ve halen içerisinde yaşamakta olduğumuz kimilerince, post-modern olarak adlandırılan ve diğer bazı kesimce, yüksek modernleşme (high-modernity) olarak tanımlanan süreçlerde, Müslüman toplumların bilgi üretimi ve bilgi üretimine konu olacağı varsayılan akademi kurumlarının ne halde oldukları, ne tür bir işlev sergiledikleri konusu oldukça önemlidir.

Temel itibarıyla, akademi dünyasını eğitim öğretim süreçleriyle ilişkilendirmek kadar, bu dünyanın daha çok araştırma ve bilgi üretme süreçleriyle bağlantısının ele alınması ve buna dikkat çekilmesi gerekiyor.

Uzunca bir süredir, konuyla ilgili bizzat tanıklığım, tecrübelerim, okumalarım bana, akademi dünyasının bu iki alanı arasında derin bir kopukluk ve ilişkisizlik olduğunu gösteriyor.

Akademi dünyasını hem, eğitim-öğretim süreçleri hem de, araştırma ve bilgi üretimi olarak tanımlama çabasının samimi olmadığı, hatta akademik ve entellektüel ikiyüzlülüğü derinden içinde barındırdığını ileri sürüyorum.

Böylesi bir önemli sonuca varmış olmak kanımca, sadece bana özgü ve benim şahsi tecrübelerimle sınırlı olmadığını da düşünüyorum.

Akademi ve pragmatizm

Bu ikili yapıda yer alan ilk olgunun yani, akademi dünyasının eğitim-öğretim işleri yapan kurumlar olmaları dolayısıyla ilgili ülkelerin ve toplumların insan işgücü ihtiyacına karşılık gelecek bir boyutu olduğu ortadadır.

Bunun, ne denli rasyonel bir anlama tekabül ettiğinin de farkındayım.

Bununla birlikte, aynı kurumları bilgi üretimi ile ilişkilendirmek ve bu kurumlara, bu rolü ve işlevi yüklemenin ne denli haklılık payı taşıdığını cesaretle sormamız gerekiyor.

Akademi dünyasında var olan veya ona yüklenen bu ikinci olgunun neye tekabül ettiği, hangi temeller üzerine inşa edildiği veya inşa edilmesi gerektiği, bu süreçlerin nasıl yönetildiği veya yönetilmesi gerektiği gibi pek çok soruyu ortaya koyabiliriz.

Var olan bu ikiliğin, sorunlara çözüm bulmayı değil, sorunları çözmemeye ve dolasıyıla var olan sorunları artırmaya neden olduğu da bir gerçektir.

Yukarıda dikkat çektiğim bu olgunun bir anlamda, akademik veya entellektüel ikiyüzlülükle açıklanmaya değer bir yönü bulunuyor.  

Nihayetinde, ilk olgunun yani, eğitim-öğretim süreçlerinin alt yapısının belirli standartlara oturmuşluğu bu anlamda, altında kalkılabilir bir yapısının oluşu kadar, ulus-devletlerin ihtiyaç duyduğu insan-işgücü üretimindeki rolleri ile bizatihi, ulus-devletlerin doğrudan ve bilinçli olarak yatırım yaptıkları bir alanı teşkil ediyor.

Oysa, ikinci alan, böylesi bir doğrudan kabule sahip midir?

Bu alan, gerçekte büyük bir kuşkuyu içinde barındırıyor.

Manipülasyon

Adil olma adına, ilgili ulus-devletlerin araştırma nosyonunu -en azından, iki alanda yani, teknolojik ve tüm çeşitliliğiyle sosyal bilimler – insani bilimler olarak anladıklarını söyleyebiliriz.

Fen Bilimleri yerine, ‘teknoloji’ kavramını bilinçli olarak kullanıyorum. Çünkü, Fen Bilimleri bile kendi bünyesinde araştırmayı bilimsel bir faaliyet önceliğiyle ortaya koyar.

Oysa, ‘teknoloji’ alanı her ne kadar Fen Bilimleriyle doğrudan ilişkisi olsa bile, yine burada karşımıza pragmatizm çıkması dolayısıyla, bir tür manipülasyondan bahsedebiliriz. 

Bu noktada, yukarıda dikkat çektiğim ayrışmanın doğurduğu dikomotik süreç bile, ilgili ulus-devletlerde yönetim erklerinin ve akademi dünyasında egemen olan anlayış ve güçlerin araştırma olgusunu ve süreçlerini, gizli/açık manipüle ettiklerini de gayet açık yüreklilikle söylemek gerekir.

Öyle ki, araştırma merkezli olarak bilgi üretiminden ihtiyaç duyulan hususun meselâ insanı, toplumu, kültürü, tarihi, folklorü, inancı, felsefeyi vb. alanları geliştirmek anlaşılmamaktadır.

Araştırma düşüncesizliği

Bu toplumlarda, bir önceki cümlede zikrettiğim alanları kendi ulus-devlet sınırları içerisinde hakkıyla ve gerçekçi bir şekilde araştırmak söz konusu olmadığı gibi, diyelim ki, dünyanın farklı coğrafyalarında Müslüman toplumları ve Müslüman olmayan toplumlara yönelik araştırmaları akla getirmek dahi gayet zor ve problemlidir.

Bugün bağımsızlığını kazanmış ve halkının tahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların, diyelim ki, ulus-devletlerin yakın ve uzak geçmişte kendilerini sömürgeleştirmiş olan devletlere ve toplumlara yönelik araştırmalarına rastlamak mümkün müdür?

Aksine, araştırmadan anlaşılan, adına ulus-devletler denilen yapıların fiziki, maddi varlıklarını devam ettirmeye, var olan diğer ulus-devletlerle rekabetçi süreçlerde, kendine yer edinmede elini çabuk tutmanın bir yolu ve yordamı olarak ortaya konmaktadır.

Bu var olan ikiliğin pek çok sorunu, gizli açık bünyesinde barındırdığını ileri sürüyorum. Sorunlu olduğunu düşündüğüm temel ikiliği aşmak, gayet önem arz ediyor.

İthal düşünceler ve kurumlar

Nihayetinde, bugün halkı Müslüman olan toplumlarda var olan bu kurumların yine, bu ilgili toplumların bizzat ürettikleri kurumlar olmayıp, dışardan ithâl ve -aşağıda değineceğim üzere-, azımsanmayacak bir tarihi geçmişle bağlantılı bir yönü bulunuyor.

Meselâ, bu kurumların gayet belirgin bir kimlik ve aidiyet sorunu bulunmaktadır…

Benzer şekilde, bu kurumlarda çeşitli derecelere bölünmüş halleriyle öğretici sıfatıyla yer alan sözde ‘yetkin’/’uzman’ kişiler; yine bu kurumlara ‘bilgi almak’ üzere geldiği varsayılan kitle yani, öğrenciler; bu kurumları, ulusal kalkınma hamlelerinin odaklarından biri olarak gören tüm ilgili birimleriyle devlet bürokrasisi bir aidiyete krizi içerisindedir.

Bu kriz, girişte bahsettiğim ikilikten neşet etmektedir.

Bu bağlamda, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ilgili ulus-devletler, -sözde- sorumluluk besledikleri varsayılan kendi toplumlarında örneğin bürokrasi, endüstrileşme gibi temel ekonomi-eksenli kalkınma süreçlerine ve idaresine hasredilmiş bir sınırlılıkla hareket etmektedirler.

Sömürge gerçekliği

Bu noktada, belki de, “Sorun nerede başladı?” şeklinde, temel bir soru ile olan bitene farklı bir açıdan yaklaşmak mümkün gözüküyor.

Yüksek öğretime denk geldiği şekliyle, akademi dünyasının halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda, eğitim-öğretim süreçleri ile bilgi üretme kurumu olma arasında kalmışlığı gayet, temel bir modernleşme problemi olarak ele alınmayı hak ediyor.

Modernleşmeyi kollektif, toplumsal ve kurumsal değişimin adı olarak belirlediğimizde, eğitim-öğretim kurumlarının bu süreçlerin en başında geldiğine kuşku bulunmuyor.

Bu durum, bir yandan sömürge süreçlerin ekonu olan Müslüman toplumlarda ‘modern’ eğitim kurumları yapılaşmasının hem, sömürge yönetici eliti hem de, sömürge süreçlerine şu veya bu şekilde yakınlık gösteren Müslüman okur-yazar çevrelerinin çabalarının başında toplumu yenilemenin, değiştirmenin, geliştirmenin ilk adımı olarak eğitim süreçlerine yatırım yaptıkları ortadadır.

Bununla birlikte, hem, dışarlıklılar olarak sömürge yönetici elitinin hem de, Müslüman toplumlar içerisinde bir şekilde toplum önderleri olarak ortaya çıkan bireylerin çabalarının bilgi üretmeden ziyade, toplumu eğitmeye doğru bir yönelim sergilediği görülür.

Bu ikinci durumun yani, toplumu eğitmenin pragmatik, pratik ve işlevci bir hedefi var ki, o da, sömürge topraklarında giderek yaygınlık kazanan ‘modern kurumsal yapılaşmalar’ içerisinde var olan, ortaya çıkan ve giderek artan insan işgücü ihtiyacına katkı sağlamak.

Ya da var olan ve giderek artan, bunun yanı sıra, ilgili yerli toplumlar, göçmen toplumlar, dikotomisinde bir tür varoluşsal bir soruna dönüşen toplumsal yapılaşma ve değişim süreçlerinde etkin rol almanın adı olarak gündeme gelen insan işgücü rekabetinde ve mücadelesinde kendine yer alabilmektir.

Bunu anlamak ve gözlemlemek, pek o kadar zor değil…

Örnekler

Bunun için, en azından 19. yüzyıl başlarından itibaren Hint Alt Kıtası ile Malay Yarımadası’nda İngiliz sömürge süreci ile Sumatra’da ve Java’da Hollanda sömürgeci süreçlerine konu olan Müslüman toplumların önce karşı çıkıp, ardından zamanla, tedrici olarak alıştıkları ve bir süre sonra, birincil aktörü olmaya başladıkları uzun bir süreç vardır.

Bu süreçte, temel yapılandırıcı aktör olarak sömürgeci yönetici eliti ile bu sömürge yönetimlerinin Avrupa’daki ana vatanlarındaki gelişmelerin belirleyiciliğine kuşku bulunmamaktadır.

İlk safha olarak adlandırabileceğim bu süreçte, Müslüman topluma mensup bireylerin grupların sömürge döneminde ortaya çıkan bilgi üretme süreçlerine ne denli katkı yapıp yapmadıkları araştırılmaya değer bir konudur.

Modern okur-yazarlığın, yabancı veya sömürge diline aşinalığın ve öğrenmenin, sömürge veya Müslüman toplumun çaba ve talebiyle açılan okullarda öğrenim gören Müslüman öğrencilerin dönemin bilgi üretimine, ne şekilde katkı yaptıklarını araştırmak önemlidir.

Bu durum, bağımsızlık süreçleri sonrasında yapısal olarak pek değişiklik sergilememekle birlikte, temelde aktörlerin değişmesiyle ortaya çıkan yeni dönemde akademi dünyasının nasıl bir yönelim aldığına dair sorgulamamızı kolaylaştıracak, bir çıkış yolu olacağını düşünüyorum.

English and Indonesian versions translated with DeepL AI

CEVAP VER