Mehmet Özay 16.07.2025
Saffet Bey’in kaleme aldığı, “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi” başlıklı makalesi, Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde başat bir yerde bulunan Kuzey Sumarta’da, Açe’ye atıf ile bu süreçte bölgeye gönderildiği ifade edilen gemi/ler/in varlığı açısından dikkat çekicidir.
Dün, Anthony Reid’i merkeze alarak dikkat çekmeye çalıştığım giriş mahiyetindeki yazının devamı olarak bugün, konuyu farklı bağlamda ele almaya devam edeceğim.
Bununla birlikte Saffet Bey’in makalesinin tamamını ele almak yerine, ilk bölümüne dair bazı hususları paylaşacağım.
“Osmanlı filosu ve Sumatra” sürecine dair konunun, Osmanlı’nın siyasi varlığının sonlarına yaklaşıldığı bir dönemde yayın hayatına başlayan Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası ile, bu mecmuada kalem oynayan Saffet Bey’in akademik ve bilimsel yaklaşımları bize sadece, döneminin Osmanlı tarihçiliğine bu tarihçiliğin metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi gibi hususlara dair bir veri sunmakla kalmıyor, aynı zamanda yakın ve uzak geçmişe dair de ne tür bir tarihçilik metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi gündeme getirildiği konusunda bir takım fikirler vermesiyle önem taşıyor.
Makale bize ne söylüyor?
Saffet Bey, ilgili makalesini iki temel bölüme ayırıyor…
Ve ilkinde, 604 ila 606’ıncı sayfalarda Hollandalı oryantalist Christiaan Snouck Hurgronje’nin, meşhur etnoğrafya çalışması olan ‘The Acehnese’ adlı eserine atıfla,[1] Batı’da yani, Avrupa’da konunun nasıl yanlış anlaşılmış olduğuna dikkat çekiyor.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Saffet Bey, çalışmasının hemen girişinde yani, ikinci cümlesinde, “oryantalizme” meydan okuyacak denli bir hınçla, “… Vakıayı, Avrupalılar biliyorsa da, bildikleri pek eksik ve yanlıştır.” diyerek tarihi gerçekleri ortaya koymaya girişiyor.
Ancak, makalenin bu bölümünü okuduğumuzda, karşımıza herhangi bir yanlış anlama çıkmıyor açıkçası! Saffet Bey’in nasıl böyle bir kanaate vardığı belli değil.
“Vakıa”dan kasıt, Osmanlı devletine ait olduğu ileri sürülen gemilerin Kuzey Sumatra’ya gitmesidir.
Saffet Bey’in, ‘Avrupa kaynakları’ndan kastı ise, Hurgronje’nin yukarıda dikkat çektiğim çalışmasıdır.
Bununla birlikte, Saffet Bey’in “… bu yaklaşımını, Hint Okyanusu ve Malay Takımadaları gerçekliğine dair belki de, Osmanlı okur yazar çevrelerinden Batılı tarih anlatısına ilk önemli eleştiri diyebiliriz.
Hurgronje-Reid benzerliği!
Hurgronje’nin neyi bilim neyi bilmediği meselesi, herhalde benim dünkü yazımda Anthony Reid’in, Osmanlı denizciliği, devlet yapılaşması, Hint Okyanusu ilişkileri gibi konulara ne denli vakıf olup olmadığına benzer bir sorgulamayı akla getiriyor.
Ortada, ilginç bir benzerlik gördüğümü ifade etmeliyim…
Tıpkı, Reid’in 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren vefat ettiği 2025 yılına kadar zaman zaman Açe ile doğrudan irtibatında olduğu gibi, Hurgronje da sahada bulunmuş, Açelileri önce Cidde ve Mekke’de ardından, bizzat kaldığı Açe’de kendi topraklarında tanıma, kimliği, aidiyeti, siyaseti, kültürü vb. alanlara dair verileri toplama imkânı bulmuştur.
Hurgronje’nin, Osmanlı gemileri, denizcileri vs. ile ilgili bilgisi Açe’de yaptığı gözlem, görüşmeler üzerine inşa edildiğini biliyoruz.
Ancak, bunun dışında hem, Açe’de yazılı eserler hem de, Avrupa kaynaklarından en azından, bazılarına da ulaşmış olabileceğini göz ardı etmemek gerekir.
Açe yazılı eserlerinden “Hikayat Aceh”nin bugün dahi, başat bir kaynak olduğunu söylersem herhalde, Hurgronje’nin bu esere ulaşmış olabileceği ve ilgili bölümleri okumuş veya birisine okutmuş olabileceği ihtimal dışı değil…
Metodoloji meselesi
Saffet Bey’in dönemine ve uzun geçmişe yönelik olarak ne tür bir tarih metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi ortaya koyduğu konusundaki hatırlatmamla ilgili olarak şunu söylemek isterim.
Tarihi geçmişle ilgili gerçekleri ortaya koyma noktasında, tür bir metodolojinin izlendiğine örnek olarak, Batavya’da dönemin Osmanlı konsolosunu ziyaret eden bir Açeli’nin verdiği anektod değerinde bir veriye dayanması ilk etapta önemli görünüyor.
Bundan kastım, etnografya çalışmasının doğası olarak toplanan sözlü anlatıların bizim için önemi kadar, bu verilerin karşılaştırmalı bir şekilde ele alınması da en az bir o kadar önemlidir.
Kaldı ki, söz konusu Açeli’nin, Osmanlı konsolosunu 1900’lerin başında ziyaret ettiği ve konsolos Bey’e 1560’larda ortaya çıktığı belirtilen bir hadisenin ‘doğru bir veri’ olarak aktarılmış olabileceğini varsaymak büyük bir iyimserliği gerektiriyor.
Öte yandan, bu Açe’linin kim olduğu, ne tür bir siyasi ve toplumsal statüye sahip olduğu, konsolos Bey’i niçin ziyaret etme gereği duyduğu gibi hususları, Saffet Bey’in yazısında bulamıyoruz.
Bunun yanı sıra, -en azından bugüne kadar şahsen ben, adı geçen konsolos Bey’in konuyla ilgili herhangi bir resmi yazışmasına rastlamadığım gibi, kendisinin kaleme aldığı bir ‘anı’ kitabına da denk gelmedim.
Kaynaklar meselesi
Tıpkı, diğer bazı metinlerde olduğu üzere Saffet Bey’in, Sumatra’da olan bitene dair anlatısı, tarihsel gerçeklikleri veya tarihsel gerçekleşmiş gibi sunulan anlatıları, Osmanlı yazı dili form ve yapısına aktarmasında aralarında ‘abartı’da olmak üzere, bazı farklılaşmalara neden olduğunu düşünüyorum.
Örneğin, üçüncü Açe sultanı Alaaddin Riayat Şah el-Kahhar’ın 1564/67 gönderdiği ifade edilen mektubun içeriği bize, bu mektubun Açe sarayında yazılmış olamayacağına dair bir dizi anlatıları bünyesinde barındırıyor.
Belki, bu konuyu özel bir yazıda ayrıca ele almakta yarar var.
Saffet Bey, makalesinin ilk bölümünde, 604. sayfasının son cümlesiyle, 605. sayfanın ilk cümlesinde, “… O günlerde İstanbul’a Açelilerce ‘Esutamboy’da, Açe’yi duyan ve nerede olduğunu bilen yok idi…” diyor.
Bu yaklaşım, yine yukarıda dile getirdiğim üzere Osmanlı tarih yazımı ve anlatısında başvurulan, ‘söylem dili’yle ilgili bir husus olsa gerek.
Yoksa, Saffet Bey’in hangi tarihi kaynağa başvurarak 1566-68 yıllarında İstanbul’da Osmanlı sarayında, entellektüel çevrelerinde, uleması arasında Açe’yi ve Sumatra’yı bilenin olup olmadığını teyit edecek malzemesi olduğu kanaatinde değilim.
Oysa, Saffet Bey, tarih metodolojisi ilgili alanlarını uygulamış olsaydı, Ahmed Feridun Bey’in (ö. 1583) ‘Münşeatı’na dahi gitmesine gerek kalmadan, 1861-1885 yılları arasında İstanbul’da Arapça yayınlanmış olan al-Jawaib gazetesi ve yine 1870’den itibaren yayın hayatına başlayan Basiret gazetesinin ilgili sayılarında Açe’lilerle ilgili verileri ulaşabilirdi.
Böylece, Açelilerin Osmanlılarla irtibatının -Yavuz Sultan Selim dönemine değin geriğe gittiğini fark ederek, hayal mahsülu değil aksine, daha rasyonel cümleler kurardı.
Benzer şekilde, “… Vakıayı, Avrupalılar biliyorsa da bildikler ipek eksik ve yanlıştır.” cümlesiyle doğrudan atıfta bulunduğu Hurgronje’nin, Osmanlı belgelerinde, “Abdul Gaffar” müstear adıyla yer aldığını, Cidde Valisi Osman Paşa döneminde Cidde’de bulunduğunu da bulabilirdi.
“Al-Jawaib” gazetesinin meşhur sahibi ve editörü Ahmad el-Shidyaq’ın, dönemin İstanbul’unun kütüphanelerinin haline dair görüşlerini ve Osmanlı belgelerinin ne denli derli toplu olduğu konusunda pek de olumlu olmayan yaklaşımları hatırladığımızda, Saffet Bey’i bu konuda da hoş görmekten başka bir çare kalmıyor!
Saffet Bey’in makalesi üzerinden konuya dair değerlendirmelere devam edeceğim…
[1] Saffet Bey, bu ifadelerin Hurgronje’nin The Acehnese adlı eserinin birinci cildinde 208 ve 209. Sayfalarda olduğunu söylüyor. (Bkz.: Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 604. (604-614)
