Mehmet Özay                                                                                                            05.07.2024

Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşunun 248. yıldönümü dolayısıyla geçen gün kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.

Havai fişeklerin sembolikliğinde şenlikli bir toplum olma özelliğiyle öne çıkartılan ABD’nin bu yapısının dışında ve ötesinde bizi ilgilendiren husus, Kuzey Amerika’da böyle bir toplumun nasıl inşa edildiğiyle alâkalıdır. 

Yeni bir toplum

Bu inşanın, Batı Avrupa’dan yapılan göçlerin ürünü olması kadar, bu göçlerin hangi boyutlarının Kuzey Amerika’da yeni bir toplumun inşasında başat bir rol oynadığı dikkate alınması gereken bir sorudur.

Göçler öncesinde ve de sürecinde, Avrupa’da ve de özellikle, Batı Avrupa’da düşünce plânında kayda değer değişimler yaşanırken, bu sürecin okyanus ötesinde, yeni dünya’ya aktarımının nasıl olduğu bir başka önemli soruyu teşkil eder.

Öyle ki, şayet Kuzey Amerika’da yeni bir toplumun inşa edilmesinin ve bu toplumun bugüne kadar gayet önemli kurumsallaşmalar noktasında istikrarlılığını ve de varsıllığını, şu veya bu şekilde sürdürdüğü hatırlanacak olursa, kurulan yeni toplumun öyle sıradan bir nitelik arz etmediği ortadadır.

Kültürel taşıyıcılar ve ‘yeni dünya’

Tam da bu noktada, “Batı Avrupa’daki değişimi, Kuzey Amerika’ya taşıyanlar kimlerdir?” sorusunu gündeme getirebiliriz.

Öyle ya, Kuzey Avrupa yerlilerinden geriye pek bir şey kalmadığına göre, yeni bir toplum inşasında siyasal, kültürel ve dini aktarımlardan başka seçenek var gözükmüyor…

‘Yeni Dünya’ kavramıyla birlikte anılan Amerika kıtası veya kıtalarına karşılık bu kavramın, çokça Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderme yaptığına tanık olunur.

Bunun nedeni, Güney Amerika Kıtası’nda kurulan devletlerin diyelim ki, Avrupa Kıtası’ndaki geleneksel devlet ve toplum yapılarından pek de ayrışmamış olmasında görülebilir.

Buna karşılık, Kuzey Amerika Kıtası’nda özellikle, kendine özgü nitelikleriyle ortaya çıkması ABD’nin, ‘yeni dünya’ kavramına anlam kattığı ortadadır.

Amerikan bağımsızlığı söyleminde özellikle, bu nitelikler üzerinde durulmaya değerdir.

‘Özgürlük’

Yeni dünya kavramına eşlik eden bir diğer gönderme ise, ‘özgürlük yurdu’ kavramıdır.

Bu ve benzeri kavramların diyelim ki, Asya ve Afrika’daki toplumlar bir yana, Avrupa kıtasında özellikle de, Kıta’nın batı bölgelerinde ve de İngiltere’nin içinde yer aldığı Adalar kümesinde tecrübe edilen düşünce sistemlerindeki değişimlerin izlerini taşıdığına kuşku yoktur.

Bununla birlikte, dikkat çeken husus, Batı Avrupa’daki düşünce sistemleri değişimine karşılık, ABD’nin ‘özgürlük yurdu’ kavramında olduğu gibi farklılaşmacı yönleriyle ortaya çıkması temelde, Batı’daki düşünce akımlarının kendi içinde de evrilmelere maruz kaldığını gösterir.

Atlantik Okyanusu üzerinde gerçekleşen göç hareketleri dikkate alındığında, göç kümelerini oluşturan grupların, benzer sosyal ve siyasal köklere sahip olduğunu düşünmek güç.

Göç ve sınıflar

Bu çerçevede, Tocquivelle üç temel toplumsal yapıya atıfta bulunarak, Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya yapılan bu göçlerin neye tekabül ettiğine dikkat çekiyor.

Bunları sırasıyla, şu şekilde adlandırmak mümkün. İlk dönem göç kitlelerini oluşturan maceraperestlerdir.[1]

Bu grup, dağınıklığı kadar akışkan materyalistliğiyle öne çıkarken, yeni topraklarda yeni toplum inşasında belirleyici olamayacağı ilk etapta akla gelmiyor.

Nihayetinde, keşfe yönelik bir tutumun bu grubu da başat gruplar arasında zikretmeyi gerektirse de, belirleyicilik noktasında önemlerini belki de en sonlarda görmek gerekir…

Bunun yanısıra, bu grup içerisindekiler öyle anlaşılıyorki, tıpkı Portekiz ve özellikle de, İspanyolların Güney Amerika’nın maden zenginliklerine erişmeleriyle ilgili söylemlere kapıldıklarını iddia etmek olmayacaktır.

İkincisi, çiftçiler ve zanaatkârlar…[2] Bu toplumsal grupların ilk etapta, yeni bir toplumu inşa etmede gayet işlevsel ve dinamik bir rol oynayacakları düşünülebilir.

Bununla birlikte, fiziki plânda katkılarına kuşku olmasa da, bunun ötesine geçebilecek bir düşünce sistemine sahip olmadıkları görülür.

Üçüncü grup ise, idealleri uğruna Batı Avrupa’dan ‘yeni dünya’ya göçü göze alan gruplardır.[3]

Bu grubu önceki, iki gruptan farklı kılan zihniyet dünyalarını ve bunun güttüğü toplumsal yapılaşma hedefiyle, Okyanus’u aşma cesareti gösterebilmiş olmalarıdır.   

Bu üç grup üzerinde detaylı açıklamalar sonrasında, girişte gündeme getirdiğim, “Batı Avrupa’daki değişimi, Kuzey Amerika’ya taşıyanlar kimlerdir?” sorusuna rahatlıkla cevap verebilmek mümkün gözüküyor.

Zihniyet ve inşa

Üçüncü grubu, kendileri dışındaki ve Kuzey Amerika’nın geniş coğrafyasındaki diğer bölgelerini de etkileyecek şekilde güçlü kılan husus, manevi bağı öncelleyen birbirine kenetlenmiş toplum olmasıdır.

Ancak bu yaklaşım bile, aslında ortaya konulan gayet önemli değişimi açıklamaya ne kadar el verdiği hâlâ tartışma konusudur.

Öyle ki, kendilerin püritenler denilen bu dini yapının, klasik anlamda sadece, dini alanı inşa etmekle kalmadıkları ortadadır.

Bu noktada, karşımızda yeni bir toplumsal zemin ve bu zemin içerisinde var olmalarına imkân tanınmış pek çok toplumsal grupların varlığıyla karşılaşıyoruz.

Tocqueville’nin dikkat çektiği bu sınıflamada kurucu unsur olarak öne çıkartılan üçüncü grup bize tam da, Max Weber’in, Batı Avrupa’da başlayan zihniyet dünyasındaki dönüşümün ve bunun doğurduğu rasyonal düşüncenin, aslında yeni dünya’da nasıl kendine münbit bir ortam bulduğunu ortaya koyuyor.


[1] Tocqueville, Alexis de. (1990). Democracy in America, Volume I, New York: Vintage Books, s. 29, 30.

[2] A.g.e., s. 30.

[3] A.g.e., s. 31.

LEAVE A REPLY