Mehmet Özay-Malezya
23.02.2011
 

Üç günlük resmi ziyaret amacıyla Türkiye’ye giden Malezya Başbakanı Necib son bir yıl içerisinde Türkiye’yi ziyaret eden ikinci Güneydoğu Doğu Asya’dan ikinci üst düzey devlet adamı olma özelliği taşıyor. Geçen yıl Haziran ayında Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun ziyaretinin akabinde daha bir yıl dolmadan Malezya Başbakanı’nın Türkiye ziyareti oldukça anlamlı. Bu ziyaretler, Türkiye’nin Güneyodoğu Asya’ya  önem vermeye başladığının işaretleri olarak okunabilir. Ancak yapılacak daha pek çok açılım olduğunu da söylemeliyiz. Bunlara kısmen bu yazıda değineceğiz.

Bu ziyaret, Başbakan Erdoğan’ın da vurguladığı üzere iki ülke arasında çok daha önce gerçekleşmesi gerekiyordu. Bu gecikmenin bazı iç ve dış sebepleri bulunuyor. Birincisi Türkiye’nin önceki hükümetler döneminde gerek İslam coğrafyası gerekse Güneydoğu Asya gibi görece uzak bölgeye “uzanabilme” kabiliyetini sergileyememiş olmasıydı. Dış nedenler arasında ise uluslararası çevrelerin İslam ülkeleri arasında birlikteliği doğrudan veya dolaylı olarak şekillendirme kabiliyeti ile olası gelişmelere mani olma çabaları geliyor. Bu bağlamda gerek Türkiye gerekse Malezya politikalarına dışarıdan dizayn verme süreçleri dikkat çekici. Örneğin 1996 yılında dönemin Başbakanı Necmeddin Erbakan’ın öncülüğünde kurulan D-8’lerin akibeti malum. O dönemde, İslam ülkeleri arasında kurulması plânlanan ilişkiler ağında Güneydoğu Asya’yı temsil kabiliyetinde olan bir Malezya vardı. Bugün gerçekleştirilen ziyaretin potansiyel “verimliliğinin” kökenleri de, Malezya’da kimi köşe yazarlarınca geçmişe atıf yapılarak ele alınıyor. Osmanlı Devleti’nin bir zamanlar şu veya bu şekilde uzandığı Güneydoğu Asya ile ilişkiler yani doğu ile batıdaki İslam ülkelerinin yeni bir buluşma serüveni…

Orta ve uzun vadeli ilişkiler bağlamında bu ziyaret çerçevesinde Necib çantasında hangi projelerle geldi? 90’lı yıllardaki yükselişi ile Güneydoğu Asya’nın “kaplan” ülkeler sıralamasında yer alan, buna ilave olarak 2020 yılını ülkenin kalkınmış ülkeler seviyesine çıkmayı hedefleyen Malezya Türkiye ile hangi noktalarda ortaklık yapabilir? Bu sorulara cevap vermeden önce Malezya’nın ekonomik yükselişinde dinamiklere bakmakta fayda var. Malezya, kalkınmasını devlet eliyle değil, büyük ölçüde dış yatırımlara ve ucuz işgücü ve hammadde zenginliği sayesinde imalat sanayiindeki yükselişine borçlu. Bu süreçte devletin rolü ise, 1980’lere gelinceye değin uygulanan ancak başarısızlıkla sonuçlanan devlet teşekküllerinin yerini özel sektör yatırımcılığının önünü açacak yasal düzenlemeler şeklinde gerçekleşti. Devletin ülkenin ekonimik kalkınmasında kilit rol oynayan teknik ve nitelikli eleman ihtiyacını özellikle yüksek eğitim alanına yaptığı önemli yatırımlarla sağlamaya yolunu seçti. Bunda da, bugünkü fotoğraf dikkate alındığında başarının yakalandığı söylenebilir.

Türkiye-Malezya ilişkilerinde çeşitli alanlarda önemli anlaşmalara imza atıldığı anlaşılıyor. Bu alanların kuşatıcılığı ve uzun erimli olması elbette önemli. Ancak 28 yıl gibi uzun bir süre üst düzey devlet yöneticisinin ziyaret etmediği bir ülke ile ilişkileri geliştirmek kolay olmasa gerek. Yoksa, Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Malezya birikimleri ile yeni döneme şekil verileceğini düşünürsek bunun, devlet idaresi ve devamlılığındaki rolü tartışma götürür. Malezya’yı tanıyacak birikimlere ve buna olanak tanıyacak teknik alt yapıya ihtiyaç olduğunu zaman zaman dile getiriyoruz.

Malezya’nın 2020 Vizyonu’na ulaşma gayreti içerisinde olduğu bu yıllarda, özellikle eğitim alanında bir süredir gerçekleştirdiği atağı fark etmemek olanaksız. Bu bağlamda, eğitim konusuna vurgu ve yatırımlar tüm hızıyla devam ediyor. Özellikle, ülkenin ekonomik kalkınmışlık noktasında ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünü üniversiteleşme ile sınırlı tutmuyor, devlet üniversitelerini birer birer araştırma üniversitesine dönüştürerek bir yandan yüksek öğretimi uluslararası bir kimliğe kazandırıyor, öte yandan da giderek artan yabancı öğretim üyesinin katkıları ile bilimsel araştırmalar ile teknoloji ve üretim ilişkisini kurmaya çalışıyor. Bu çerçevede, Türk Üniversiteleri’nin bilimsel araştırma, teknolojiye katkıları ile Malezya Üniversiteleri ve bilim çevreleri arasında ilişki üzerinde durulması gereken hususlardan. Türkiye’de yaşanan “başörtüsü” krizi ve Malezya’daki üniversiteleri uluslararası niteliği ve kültürel yakınlığı gibi nedenlerle Malezya üniversitelerinde okuyan öğrenciler zaten var. Öte yandan, Türkiye’deki kimi üniversitelerle “akademik ortaklık” anlaşmaları yapan üniversiteler olduğu da biliniyor. Sorun, bu öğrencilerin Türkiye’ye döndükten sonraki durumları ile ilgili üniversitelerin “akademik ortaklık” şartını yerine getirip getirmedikleri. Yani imzalar kağıtta mı kalıyor sorusunu sormak gerekiyor.

Yapılan açıklamalarda “demokratik parlamenter” sisteme bir atıf var. Başbakan Erdoğan bu atfı bilmeyerek yapmadığı kesin. Kendisine verilen brifingler neticesinde Malezya’da muhalefete yönelik kimi “açılımların” demokratik parlamenter sistemle örtüşüp örtüşmediğini ortaya koyacak bir “uslûb” kullandığı anlaşılıyor. Elbette iki ülkedeki “demokratikleşme” süreçlerinde farklılıklar var. Buna mukabil alınacak ve çıkartılacak derslerin olduğu da malum. Her iki ülkede insan hakları, özgürlükler noktasında kalıcılığı tesis edilmiş gelişmelerin, özellikle gelişmekte olan İslam ülkelerine yönelik pozitif bir katkısı olacağı kesin. Demokrasi, insan hakları demişken, iki ülkenin uluslararası kurumlar nezdindeki girişimlerinin başında Güneydoğu Asya’da Moro-Patani’de süre giden çatışmalar, Rohingyalı Müslüman göçmenler gibi sorunlar bulunuyor. Söz konusu bu bölgelerdeki Müslüman azınlıkların her türlü mağduriyetinin giderilmesi,  halkı Müslüman olan bu iki ülkenin sorumluluğu kadar, gelişmekte olan ülkeler sıralamasında başı çeken iki ülkenin dünya politikasına katkısı olarak değerlendirilecektir.

Malezya’nın içinde bulunduğu üretim süreçlerinde ihtiyaç duyduğu enerji açığını nükleer reaktörlerle karşılama görüşü bir süredir gündemde. Türkiye ile Malezya’nın potansiyel çalışma alanlarından birini nükleer işbirliği ile bir çerçeveye oturtmak mümkün. Buna ilâve olarak, bugünlerde ise yenilenebilir ve güvenilir enerji üretiminin yeni adı güneş enerjisi üretiminde son aşamaya gelindi. Enerji sektörü iki ülke arasındaki geliştirilmeye müsait ve zorunlu bir alanı tesis ediyor.

Başbakan Erdoğan’ın vurguladığı konular arasında öne çıkan ASEAN’a taraf
olmak. ASEAN dendiğinde elbette kurucu isim olarak Malezya’nın ilk başbakanı Tunku Abdul Rahman’ı hatırlamak gerekir. Ardından, farklı dinamikler nedeniyle süreçte giderek öne çıkan ülke ise Endonezya oldu. Bugün Endonezya’nın ASEAN içindeki rolü yapıcı ve bütünleyici bir rol oynuyor. Türkiye’nin ASEAN ile ekonomik işbirliğine sıfırdan başlayacağı düşünüldüğünde acaba hangi “boş alandan” istifade edebilir sorusu akla geliyor. Yani ASEAN ülkeleri arasında ve de bu ülkelerde tarihsel ilişkileri bulunan İngiltere, Hollanda, Fransa ve de Amerika gibi ülkeler bağlamında ekonomik yatırımlar ve ticaret ilişkileri herkesin bir anlamda yerini aldığı ve sağlamlaştırma derdinde olduğu ASEAN’a ekonomik “katkı”nasıl yapılır? Bunun için Türkiye’nin gerek devlet ve özellikle de özel teşebbüsünün ASEAN ülkelerinde uygun yatırım-üretim- alanları bulması gerekiyor. Öncelikle Türk işadamlarının böyle bir derdi var mı? Yoksa salt işi aracılığa döküp, bir yerden mal atıp ötekine satmakla kısa yoldan “artı gelir” peşindeler mi? Bugünkü ortamda Türk devletinin yapıcı ve yaratıcı dış politikasından sağlanacak imkanlarla Türk yatırımcılarının hammadde zengini Güneydoğu Asya’da uygun yatırım olanakları bulması mümkün. Tarihsel, sosyolojik ve ekonomik anlamda bunun uygun adı Açe’dir. Ancak bugüne kadar Açe bu yönüyle ortaya konmadığı gibi, Türk resmi makamlarına Açe’ye dair doğrudan bilgilendirmeye yönelik “yaratıcı katkıların” olduğundan şüpheliyiz. Oysa Açe’nin tarihi, sosyolojik, ekonomik alt yapı değerleri bakımından zenginliği ortada. Sorun, bunun nasıl olup da üretime nakledileceği meselesidir. İşte burada, Türk yarıtımcısının “yaratıcılığını” beklemek gerekiyor. Başbakan’ın enerji alanında TPOA ile Petronas ortaklığının Kuzey Irak’taki işbirliğinden hareketle Açe özelinde de benzer çalışmaların gündeme gelmesi söz konusu. Bunu birkaç yıl önce dile getirmiş, ancak kimseden ses çıkmadığını görmüştük. Bu çerçevede konunun ilgili birimlerce yeniden ele alınması gerektiği yönündeki kanaatimizi paylaşalım. Malezya’nın Açe’ye yönelik ilgisinin resmi anlaşmalar boyutunda hayata geçirilmesi, Türkiye’nin de benzer yatırımlar  çerçevesinde varlığını kolaylaştıracaktır.

Turizm potansiyeli zengin iki ülkenin karşılıklı olarak “Ülke yılı” düzenlemeleri isabetli bir karar olur. Ancak bunun alt yapısının da iyi hazırlanması gerekiyor. Örneğin, Malezya toplumunda Müslüman Malayların Türkiye’ye yönelik ilgisi tarihi bir çerçeve arz ediyor. Bu anlamda Türkiye ziyaretleri revaçta. Ancak turizm şirketlerinin Malay halkının “halet-i ruhiyetine” uygun turlar düzenleyerek, Malay mutfağının olmazsa olmazlarını “menü”ye ekleyerek bu halkı memnun bir şekilde ülkelerine göndermek mümkün. Yoksa beş güne sığdırılmış ve sıkıştırılmış Türkiye turları ile Malay turistleri memnun edemeyiz. Öte yandan, işin Malezya ayağında ise Kuala Lumpur’un suni ortamına sıkıştırılmış bir Malezya turu da Türkler için hiçbir cazibesinin olmadığı anlaşılacaktır. Malezyanın yağmur ormanları ile kaplı coğrafyasından, Güney Çin Denizi’ne açılan doğu sahilleri boyunca uzanan su altı zenginliği ile maruf  bölgeleri alternatif turizmin ve alternatif turizmcileri tatmin edecektir. Bu konuda bazı örnekleri önümüzdeki aylarda görmek mümkün olacağı kanaatindeyiz.

Tüm bu potansiyel ilişkilere rağmen, iki ülke medyasında öne çıkartılan ise Malezya’nın Türkiye’den savunma sistemleri ile ilgili haberler oldu. Bu husus, Başbakan Erdoğan’ın iki ülkenin komşuları ile sıfır politikasını gündeme getirdiği aynı çerçevede günmede geliyor olması handikap.  Malezya söz konusu savunma sistemlerini ASEAN’a pazarlama da mı öncülük yapacak, yoksa Singapur’a veya Endonezya’ya karşı mı kullanacak? İşin popüler yönü olduğu doğru, ancak iki ülkenin pek çok alanda karşılıklı ilişkiler geliştirmeye müsait olduğu düşünüldüğünde savunmanın yeri de daha sağlıklı bir şeklide belirlenmeli. İşin tuhaf yanlarından biri de özel sektörce üretilen söz konusu savunma sistemlerinin Türkiye Devleti’nce kullanılmıyor oluşu, ancak yurt dışına satılması. Bu da üretici için ayrı bir gurur kaynağı! Öte yandan, bu gelişme Malezya medyasında, Malezya’nın söz konusu savunma sistemlerini üreteceği şeklinde yansıması da tarafların birbirini ne kadar anladığını göstermesi bakımından manidar.

http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=148560&q=%C3%B6zay

LEAVE A REPLY