Mehmet Özay 16.07.2025

Based on Israel's claim that it felt threatened or that its national security was under threat, the attack on Iran's nuclear facilities evolved in a different direction.

Shortly after the developments emerged, in other words, in the article I wrote a week ago, I changed my mind that the problem Iran was facing was the regime.

It is clear that a process is underway that goes beyond targeting nuclear activities and sites that could transform Israel and its supporters into a military presence in Iran.

It is now clear that there are efforts to 'change the regime' in Iran...

It is crucial to emphasize here that the military operations against Iran and the "global" policy aimed at ending the current political regime in Iran are clearly not solely the product of the Israeli state.

Contrary to popular belief, when we look back from this latest development, we must remember that Israel has not been able to overcome the wars it has led and participated in on its own.

It seems that Israel acts with the approval and support of some other countries, though not in the theological-ideological sphere, but in political and military contexts.

US factor

This situation reveals that the US, the country that will leave the Israeli government's rhetoric behind and determine the global power structure, has reached a much more decisive position with the Trump administration.

Kanımca, İsrail’in İran saldırılarının plânlanmasından itibaren, İsrail’den daha çok, ABD’nin rol ve belirleyiciliği olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Herkesin bildiği gerçeği paylaşacak olursak, ABD’nin desteği olmadan bugüne kadar İsrail’in ne, bir devlet olarak ne de, bir askeri varlık olarak ayakta kalması mümkündür.

Bu husus, gayet açık bir gerçek…

Başkan Donald Trump, ABD’de geçen Kasım ayında yapılan seçimler öncesindeki propaganda çalışmalarında özellikle de, Demokrat Parti adayı Kamala Harris ile kameralar önünde yaptığı canlı tartışma programında, “İsrail’in tehdit altında olduğu” söylemini açık seçik dile getirmişti.

Trump o günlerde, konuyu -doğal olarak- ABD iç politikasına yönelik olarak, seçimi Demokratların kazanması halinde, İsrail’e ne olacağına yönelik yaklaşımıyla sunmuştu.

Ve “üç gün içinde İsrail’in sona erdirilebileceği”ni ileri sürmüştü.

Bütüncül plân ve ABD

Aradan geçen altı, yedi aylık süreç sonrasında bugün İran’da sadece, nükleer çalışmaların askeri etkisiyle ortaya çıkmasını engellemeye yönelik bir gelişme olmadığı her haliyle kendini ortaya koyuyor.

ABD yönetimi ya da başkan Trump, İsrail’in ilk saldırısı sonrasında sanki, bu gelişmeden haberi yokmuş, ABD gözlemci konumunda bir ülkeymiş ve Doğu Akdeniz’e gönderilen ABD filosunun sadece, bölgedeki ABD çıkarlarını korumaya yönelik bir ön tedbir vs. açıklamarıyla gündeme geldi.

Ancak, üç dört içerisinde Trump ve ABD’den gelen açıklamalar, İsrail devletinin söylemlerinin önüne geçti.

Trump’ın yaptığı son açıklamalar arasında İran halkına, “Tahran’ı boşaltın” çağrısı İran’a yönelik topyekün bir savaş olasılığını güçlü bir şekilde ortaya koyuyor.

Kanımca, ne İsrail ne de, ABD kara ordularını İran üzerine sevk edecektir…

“Tahran’ı boşaltın” söylemi de belki, tüm başkenti fiziki olarak ortadan kaldırma amacıyla da sarf edilmiş değildir.

En başta, işin psikolojik boyutunu ele alarak söylemek gerekirse, İran halkı özellikle de, başkente yaşayan milyonlarca insan üzerinde baskı ve güvensizlik oluşturmayı hedefliyor.

İlgili mekânların bombalanmasıyla İran’da zayıflayacak rejimin değişim sürecinde, başkentte oluşacak olan kaos ortamının katalizör işlevi yapacağı düşünülüyor olmalıdır.

İran’da zaten rejimden memnun olmayanlar, oluşan kaos ve kriz ortamında biyolojik, ekonomik varlıklarını düşünen kitlelerin bu süreçte belirleyici bir rol alacakları ortadadır.

Trump kararı

ABD’nin ve de ‘güçlü başkan’ Trump’ın İsrail saldırılarının ardında olduğuna yönelik ipuçları tek tek ortaya çıkması aslında hiç de sürpriz değil.

Bu sürecin son basamağı Kanada’da yapılan G-7 zirvesinde Trump ve İngiltere başbakanı Keir Starmer ile yapmış olduğu görüşmedir…

Bu görüşmeyle birlikte, İngiltere’de konu yasal zeminde ciddi bir tartışmaya yol açmış olsa da, ve de Starmer’ın geçmişte insan hakları avukatlığıyla öne çıkmış ve 2000’li yılların başlarında, Tony Blair yönetiminin Irak işgalini eleştirmiş olan bir kişi olsa da, tıpkı Tony Blair gibi benzer bir sürece evrilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunun temel nedeni, Starmer’ın karşısında güçlü bir Trump liderliğinin olmasıdır…

Bu noktada, Trump’ın bu gelişmeye gayet hazırlıklı olduğu, hatta bu gelişmeyi yönetip plânladığını söylemek abartı olmayacaktır.

Öyle ki, İran ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney’in bedeninin ortadan kaldırılıp kaldırılmayacağına karar verme noktasına kadar ulaşan, bir Trump nüfuzunun ortada olduğu aşikâr…

Ötekiler?

13 Haziran’dan bu yana yaşanan gelişmeleri politik-teolojik bağlamıyla ele almak kadar, bunun dışında ve ötesinde boyutları olduğunu da unutmamak gerekir.

Burada dikkat çeken nokta, İsrail’in bugüne kadar gerçekleştirdiği siyasi ve özellikle de, askeri girişimlerinin sanıldığının aksine, Batı ya da kimilerinin ifadesiyle, Hıristiyan dünyasından gelmediğini açık seçik ortaya koymak gerekir.

Bu durumu, yukarıda kısmen ABD’nin ve başkan Trump’ın oynadığı rolle gündeme getirmeye çalıştım.

Kaldı ki, ortada ABD dışında diğer Hıristiyan ve Yahudi teolojisi/dini ile bağlantısı olmayan diğer unsurların, ulus devletlerin de, şu veya bu şekilde, sürece gayet önemli katkıda bulunduklarını söylemek gerekir.

Bir başka ifadeyle dile getirmek gerekirse, teolojik bağlamda ortada bir Yahudi-Hıristiyan dengesi, tehdidi, saldırısı gibi gelişmeleri teolojik platformda ele alacak, açıklayacak bir yaklaşımın, bizi gayet yanlış bir düşünceye sevk edeceğini gündeme getirmek gerekir.

Bu durum, Ortadoğu merkezli gelişmelerinin sadece 2001’den, veya 1991’den ya da 1967 yılından itibaren olmadığı aksine, 1948’i de aşacak şekilde, 19. yüzyıl şartlarında oluşan ve gelişme gösteren dönemin, jeo-politik ve jeo-ekonomik koşullarının belirleyiciliği ile anlamlandırmak gerekir.

Söz konusu gelişmeleri gerek, 19. yüzyıl gerekse devamı itibarıyla, 20. yüzyıl bağlamları ile uzun dönemli olarak düşündüğümüzde karşımıza din’in, teoloji-politiğinin çıkmasının, Batı’daki gelişmeler nezdinde pek de, gerçekçi bir bağlama oturmadığını söylemek mümkün.

English and Indonesian versions translated with DeepL AI

LEAVE A REPLY