Mehmet Özay 16.07.2025

Toplumsal yapının sahip olduğu dimanikler içerisinde kendine özgü yeriyle dikkat çeken eğitim olgusunun, standart eğitim-öğretim süreçlerinin dışında düşünce ile ilgili alışverişinin belirlendiği, geliştirildiği ortama verilen ad kabul edebileceğimiz akademinin, bize sağladığı imkânlar hiç kuşku yok ki, büyük önem arz ediyor.

Bu önem, akademi denilen kurumun, bizatihi bünyesinde yer alan ve tek tek bireylerden başlayarak genel anlamda, toplumun tamamına yönelik yaklaşımı ile kendini ortaya koyuyor.

Temelde, bugün akademi olarak adlandırdığımız evren, tabii ki, insan toplumları için yeni bir olgu ve kurumsal yapı anlamı taşımıyor.

Toplum inşası

Bu çerçevede, uzun tarihsel geçmişte tek tek düşünürlerin, şairlerin, felsefecilerin yanı sıra, hayatın teknik yanıyla yani, doğrudan pratiğe dönük yanıyla da uğraşanların içinde yer aldığı alanın, modern dönemde karşılığını akademi dünyasında bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Toplumsal yapıda yer alan diğer tüm kurumlar gibi, akademi de içinde yer aldığı eğitim genel başlığı altındaki yeri kadar özellikle, yüksek öğretim ve/ya araştırma kurumları olarak anılmasında karşımıza çıktığı gibi daha özel, belirleyici yadsınamaz nitelikleriyle anılmayı da hak eder.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, akademi dünyası bizi bilimsel faaliyetlerle buluşturan, bilimi -putlaştırmadan- bir norm haline getiren, bu normu zaman ve mekan olgularının bize sunduğu imkanlar, zorunluluklar vb. ile yenileme istidadını sergileme ve ilgili bilimsel faaliyetlerin sonuçlarıyla geniş toplumu yeniden inşa da oynadığı rolü ile önem kazanır.

Dün nasıl ki, bir şairin, bir edibin, bir düşünürün, bir felsefecinin söylemi, anlatısı geniş toplumu kavramada ve şekillendirmede rol oynadıysa, bugün de, -akademi dünyası içinde yaşanılan dönemin gerektirdiği koşullar ve şartlar alında- belirleyici olmaya adaydır.

Sapma

Bununla birlikte, akademi dünyasının kendi özelliklerinin dışına çıkartılmaya çalışılan yaklaşımlar, eylemler, tutumlar vs. bu kurumsal yapıdan beklenen, arzu edilen, istenilen verimi almaya mani olmaktadır.

Bu ifadeyle kastetmeye çalıştığım husus, akademi dünyasının ikincilleştirilmesi, öneminin geriletilmesi konusunda sergilenen gizli/açık çabalardır.

Bu çabaların bizzat, bu kurumun mensubu olduğu iddiasındaki kişilerden yani, akademisyenlerden, araştırmacılardan, hadi diyelim ki, bilim adamlarından kaynaklandığı gibi, toplumsal yapıda egemen, başat bir unsur olarak çıkan, -örneğin, siyaset, ekonomi, din gibi diğer bazı kurumların baskısına maruz kalmasıyla da belirlenebilmektedir.

İkinci alandan daha ziyade, temelde birinci alan yani, akademi kurumunun kendi bünyesindeki fertlerin sorumlulukları ile belirlenmesi gereken akademi kurumunun varlığı, işlerliği, bütünlüğü bizatihi, mensuplarının eliyle ortadan kaldırılma çabasına tanık olunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

İncelenmeye değer

Bu durumun, genel itibarıyla ve küresel boyutta, adına Müslüman toplumlar denilen kesimlerin konumlandır/ıl/dığı akademi dünyasındaki halinin incelenmeye değer bir yönü bulunuyor.

Bunu söylerken, Müslüman olan ve olmayan ayrımını, temel alan bir yaklaşım sergilemek niyetinde değilim.

Ya da, Müslüman olmayan çevrelerin veya küresel anlamda Müslümanlık dışındaki yapıların kurumların akademi dünyası özelinde, benzer bir geriletici özelliğe sahip olmadıklarını söylemek de değil.

Buna ilâve olarak, ilgili akademi çevrelerindeki Müslüman akademisyenlerin, araştırmacıların hakkını yerine getirerek ortaya koydukları yaklaşımları, çalışmaları, düşünceleri de göz ardı ediyor değilim.

Sadece, kastımın içinde doğrudan yer aldığımız ve kendini Müslüman olarak telâkki eden çevrelerin, küresel olarak mevcut yapılar içerisindeki konumlanmalarının, kayda değer ölçüde zaafiyete matuf bir yönü olduğudur.

Genel bir argüman olarak gündeme getirilmesinde yarar olduğunu düşündüğüm bu durumun, bizi, herhangi bir kesimi incitme, göz ardı etme, önemsememe gibi bir nitelemeye sürükleyeceğini düşünmek büyük bir saflık olur.

Akademinin namusu…

Sorun şu ki, akademi dünyası siyasetin, sivil toplum kurumlarının, cemaatlerin vb. eylem ve faaliyetlerinin doğrulandığı yerler kabul edilmesidir.

Bunun daha çok sosyal bilimler alanında karşımıza çıkması, hiç kuşku yok ki, ‘sosyallik’ denilen olgunun doğal yapısından neşet etmektedir de, diyebiliriz.

Yazının başlığını, ‘akademinin namusu’ olarak belirlememde temelde tam da kastım bu…

Buradaki temel ayrımın, akademi kimliğini taşıyan kişinin yani, akademisyenin bizatihi mensubu olduğu toplumsal, siyasal, dini, kültürel vb. yapı ile ilişkisiyle adına, akademi dünyası denilen ve içinde ‘bilimsel olma’ gibi bir kıstası barındıran yapı arasındaki ilişkinin düzeyi meselesi olduğunu hatırlatmak isterim.

Dikkatle ele alınmasında fayda olan husus, akademi kurumunun ortaya koyma iddiasında olduğu ‘bilimsellik evreninin’ nerede ve nasıl konumlandığıdır.

Bu noktada, genelde ‘doğu’ özelde Müslüman dünyada akademi çevrelerince de desteklendiği gözlemlenen ve özellikle de, sosyal bilimlerde 20. yüzyıl ikinci yarısında gündeme getirilmeye başlanan, objektiflik-sübjektiflik tartışmasını hatırlamak mümkün.

Batı’da tüm 19 yüzyıl  boyunca ortaya konulan neredeyse, tüm çalışmaları hedefe alan bir yaklaşımla, Müslüman toplumların tanımlanması, anlaşılması, analizi süreçlerindeki yanlışları, aksaklıkları, önyargıları vurgulamaya çalışan bir tutumdu o.

İlginçtir, bu tutum, yine akademi dünyasının diliyle ortaya konulmuştu…

Yani, ilgili çevreler, akademik olma kriterinin güncellenmesiyle temelde, sübjektifliğe karşı olduklarını dile getirirken, aynı zamanda doğrudan ve dolaylı olarak -ve olması gerektiği şekilde- objektifliğe vurgu yapıyor ve dikkat çekiyorlardı.

Aradan geçen süre zarfından, Müslüman dünyanın -en azından, tanık olduğumuz vechesiyle-, akademi kurumlarında karşımıza çıkan durumun, gelip eleştirilen yöneltildiği o duruma gelip dayanmış olmasıdır.

Bu nedenledir ki, bugün Müslüman dünyasındaki akademi kurumlarının içinde yer aldığı temel açmazlardan biri, -ki kanımca, en önemlisi objektiflik-sübjektiflik ayrışmasında gizli/açık, bilinçli veya bilinçsiz sübjektifliğe yönelmesidir.

Bu yaklaşım, bırakın Batı’nın geliştirdiği ve Batı’da gelişen -diyelim ki,- oryantalizme karşılık verme iddiasını, söz konusu akademi dünyasının bizatihi kendi içerisinde yani, bir bütün olarak Müslüman dünyanın kendi tarihsel, sosyolojik, siyasal, dini, kültürel vb. ilişkilerinde -bir grubun öteki grup, bir siyasal yapının ötesi siyasal yapı vb. karşısında- belirleyici olmayı, öne çıkmayı, üstte olmayı temel alan bir yaklaşımla hareket etmesinin bir sonucudur.

Müslüman dünyasındaki akademi kurumlarındaki bu tutum ve davranışların, ‘bilimsellik’ olgusu ile ve bu bilimsellik ile ulaşılması hedeflenen ‘doğru/luk’ arasındaki tezat üzerinde dikkatlice durulmayı ve sorgulanmayı hak ediyor.

English and Indonesian versions translated with DeepL AI

LEAVE A REPLY