Çin’de 2013 yılında yaşanan yönetim değişikliği ve akabinde gerçekleştirilen 18. Komünist Parti Kongresi sonrasında Çin ekonomisinde daha da liberalleşme yolunda adımlar attığı konusunda görüşler ağırlık kazanıyor. Bununla birlikte, Çin ve bölge ülkeleri arasında 1970’lerde sümen altı edilen Güney Çin Denizi’ndeki teritoryal haklar meselesi yeniden gündeme taşınması ile bölgesel ve uluslararası ilişkilerde nasıl bir dış politika izlediği konusunda tartışmalar da dikkat çekiyor. Aslında burada Çin’in ekonomide izlediği liberal açılımlara paralel olarak yönetimin, bir yanda Dışişleri öte yanda Ordu’nun geleneksel yönelimleri arasında nasıl bir etkileşim olduğu üzerinde durulmalı.

Çin, ekonomisi ile dünya sistemine eklemlenmede başarısını dünya liderliğine taşıyabilecek bir düzeye getirme yolunda rasyonel açılımlar yaparken -ki burada liderlik için ekonominin yeterli bir faktör olmadığını söyleyelim-, Güney Çin Denizi bağlamında Çin milliyetçiliği üzerinde agresif bir yönelim sergiliyor. Aslında bu yönelimin ne türden bir tarihsel devamlılığın izi olduğu da kuşkulu . Çünkü tarih boyunca Çin’in Güneydoğu Asya ve ötesine dair yaklaşımı Batının uluslararası ilişkiler algısının çok ötesinde olmuş ve teritoryal genişleme peşinde olma gibi bir iddiası da olduğu söylenemez.

Peki Çin’i dış politikada bölge ülkeleri ve uluslararası örgütler nezdinde görece açık ve katılımcı bir politika izlerken, aynı zamanda bir yanda Dışişleri öte yanda deniz gücü marifetiyle gene bölgesinde anlaşmaları hiçe sayan veya anlaşmaya yanaşmayan taraf olarak gözükmesinin nedenleri nedir? Bunun birkaç önemli süreçle bağlantılı olduğu söylenebilir. Birincisi, ekonomide geçiş dönemi yaşaması; ikincisi de, yönetimde farklı unsurların inisiyatif alma girişimi olarak yorumlanabilir.

1978’de Deng Xiaoping’in başlattığı gelişme odaklı ekonomi politikaları, iç ve dış baskılarla obsessif bir hâl almış gözüküyor. Kimi gözlemciler bunu Stanilist ekonomi uygulamalarından kalma bir bağımlılık olarak yorumluyor. Bu bağlamda Çin ekonomisinde yaşanan temel problem, geçen otuz yılda izlenen ve sürdürülebilirliği şüpheli bir ekonomik büyüme modelinin miadını doldurduğu yönünde. Bu noktada gündeme acil olarak sürdürülebilir bir ekonomi yapılaşmasına geçilmesi noktasında bir talep var. Sürdürülebilir ekonomi için öne çıkan husus hiç kuşku yok ki, devlete yaslanan ‘kalkınma’ eğilimleri ve doğal çevre ile uyum başta geliyor. Özellikle belli eyaletlerdeki yerel yönetimlerin öncülüğündeki kalkınma hamleleri bağlamında merkezi hükümete borçlanma, özel sektörün zaafiyeti ve gene hızlı kalkınma sonucu metropolitan şehirlerde ortaya çıkan çevre, nehir kirlilikleri gün geçtikçe göz ardı edilebilecek gibi değil. Ancak bu talebin pratikte neye karşılık geleceği konusunda kafa karışıklıkları Çin’de kimi agresif politikaların  ortaya çıkmasına neden oluyor. Buna aşağıda değineceğim…

Çin ekonomik kalkınmasına kısaca bakalım. Öyle ki, bu noktada ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarına ulaşabilmesi sayesinde orta gelir düzeyine çıkan Çin’de yaşanan şu anki kriz üst gelir grubuna nasıl sıçrayacağıyla alâkalı. Yani ortada, ekonomide geçen otuz yılda yaşanan gelişmenin bir üst düzeye evrilmesi zorunluluğundan kaynaklanan bir gerilim gözlemleniyor. Bu gerilim içerisinde, bir yandan Batı ile ilişkileri geliştirme ve eko-ideoloji noktasında Batıyı taklit ettiğini görmek mümkün. Politikacıların polit büro etkileşiminin bir yanda Japonya, öte yanda ASEAN ile APEC ve özellikle son dönemde TPPA ile ABD öncülüğündeki Batı eksenli yapılaşmalar da dikkat çekici gelişmeler.

Burada aslında Batılı yorumcuların kafasını karıştıran ekonomik anlamda liberalleşen ve bu konuda çekinceleri de olmayan Çin’in, dış politikasına yön verme ve ordusunun kapasitesini ve kabiliyetini genişletme konusundaki agresifliğini birbiriyle örtüştüremiyorlar. Bu durumda, Çin’den beklenen ve kapitalistleştikçe her anlamda Batı’ya eklemleneceği düşüncesinin -en azından-bugün için gerçekleşmemiş olması. Daha da ötesinde, bu kapitalistleşen ekonominin meyvelerini devşiren hem bir ölçüde Çin halkı hem de Çin yönetiminin bir tür milliyetçiliğe evrilerek çevresi ile giderek sorunlu ve de içinden çıkılmaz bir ‘ilişki’ biçiminde ısrarcı olmasından kaynaklanıyor.

Bununla birlikte, bir diğer dikkat çeken husus kimi çevrelerin güçlü bir şekilde yapılaştırmaya çalıştığı ‘Asya Yüzyılı’ konseptinin Çin’i dış politikada agresifliğe sevk ettiği söylenebilir. Bu bir tür savunma psikolojisi olarak adlandırılabileceği gibi, geçen otuz yılda elde edilen gücün düne kadar gündemde olmayan teritoryal ‘haklar’ meselesini gündeme getirmiş olmasıdır. Bunun dış politikadaki karşılığı ise “Hava Savunma Bölgesi” ve ardından çevre denizlerini balıkçılarına açan bir tür “Serbest Alan” uygulamalarına geçti. Özellikle Güney Çin Denizi adıyla anılan bölgedeki adalar ve çevresindeki hak iddiasını pratiğe dökecek girişim ise ilk adımı 1984’de atıldığı iddia edilen Sahil Güvenlik biriminin tek çatı altında toplanması oldu.

İşte bu açılım başta komşu ve bölge ülkeleri olmak üzere krizleri peş peşe çıkmasına neden oluyor. Bu noktada kimi Batılı çevrelerde ‘Çin’in Dış Politikası Yok’ söylemi bir tür kışkırtıcılıktan öte bir anlam ifade etmiyor açıkçası. Çin gibi geçmişi binyıllar öncesine dayanan ve Doğu Asya ve Güneydoğu Asya’da yüzyıllarca etkileşimde bulunmuş, siyasi gelişmişliğine ve gücüne bağlı olarak dönem dönem bölgesel açılımını yapmış bir ülkenin dış politikası yok denilmesini ciddiye almak mümkün değil. Çin tarih boyunca, bölgenin kendine özgü, kimi zaman Budist kimi zaman Müslüman devletleriyle muhataptı. Ve bu muhataplığını yukarıda değindiğimiz gibi modern Batı uluslarası ilişkiler politikaları ile açıklamak da ne zayık ki mümkün değil.

Oysa, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte, bölge ülkelerinin Batı’ya yapısal anlamda eklemlenişi ile geleneksel olarak bölgesel bir güçten bahsetmek yerine, ‘stratejik ortak’ olarak öne çıkan Amerika oluyor. Bu nedenle Çin’in karşısında bugün tek tek -veya aslında bir blok olarak da- bölge ülkeleri olduğunu söylemek fotoğrafın bütününü görmemizi engelleyecektir. Aksine, karşısında var olan güç Amerika’dır. Ancak bugünkü ilişkiler ağında Amerikasız bir Güneydoğu Asya, veya bunun tersini iddia etmek hele hele Çin karşısında böylesi bir ayrışmaya gitmek zor. Bugün Çin’de giderek yükseldiği ve dış politikayı yönlendirmekte olduğu ifade edilen ‘milliyetçiliğin’ yeni bir damar olmadığı, komünist devrim sürecinde yeşeren ve kapitalist ekonomiye eklemlenmekle bir başka deyişle, kapitalizmin beşiğine meydan okumakla devam eden bir süreçle ilişkilendirmek mümkün.

http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/287859/cinde-sivil-yonetim-ve-bolgesel-otokratizm

LEAVE A REPLY