Mehmet Özay                                                                                             5 Eylül 2019

Eğitim’in öncelikli hedefinin, insanoğlunun fıtratına uygun bir insan teki inşa etmek olduğu konusu, kadim ve geleneksel toplumların başat bir özelliğidir.

Bunun, günümüzde kullanıldığı şekliyle kısır bir anlamda, salt tek’e indirgenmiş ve yalıtılmış bireye işaret etmediği, aksine bireyden hareketle çoğula giden yani, geniş toplumsal yapının oluşumuna basamak teşkil edecek bir süreç olduğu görülür. Ve bu eğitim süreci, temel olgular ve kavramlar çerçevesinde, ahlâk ve edep temelli oluşuyla dikkat çeker.

Öyle ki, toplumsal yapı içerisinde beşeri adaletin sağlanmasının, böylesi bir ilişkinin varlığıyla ve geliştirilmesiyle ilişkisi göz ardı edilemez. Bu anlamda, insanın akl eden bir varlık olması ile fıtrata uygun eğitim arasındaki bağ üzerinde düşünülmeyi hak eder.

Kadim dönemlerden itibaren insan ve insanlık üzerine görüş beyan eden düşünürler, adına eğitim denilen sürecin bireylerin iyi yönlerinin ortaya çıkarılması konusuna vurgu yapmışlardır. Bu yaklaşım, bireyi salt kendisiyle sınırlı bir duruma indirgemeyip, aksine bireyin toplumsal ilişkilerin sağlıklı yapılanmasındaki ve dolayısıyla adaletin sağlanmasındaki rol ve önemine dikkat çeker.

Bununla birlikte, Batı Avrupa’da son dört yüzyıllık süreçte ortaya çıkan ve günümüze kadar gelişme gösteren, adına modernleşme denilen sürecin giderek kurumsallaşmasıyla, eğitim olgusu da asli unsurundan uzaklaşmıştır. Öyle ki, diğer toplumsal kurumların yanı sıra ve belki de öncelikli olarak eğitim kurumunun ahlâk ve edep temelli insan yetiştirme yaklaşımı, modernleşme ile birlikte dönüşerek tali bir niteliğe bürünmüştür.

İnsanın artık kendinde bir aktör değil, kitlelere eklemlenen ve eğitim başta olmak üzere her toplumsal kurum içerisinde pasif bir tüketici konumuna indirgenmesi, onun tekil ve toplumsal bir varlık olarak özgünlüğünün artık pek bir önem arz etmediğine işaret eder. Bu bağlamda, eğitim kurumu ve yapılaşması bireysel ve toplumsal iyinin inşasına değil, modernleşmenin öngördüğü geleneğe ve fıtrata muhalif yapılara yönelimi öne çıkaran bir boyut olarak karşımıza çıkar.

Bugün artık eğitim süreçlerine tabi olan bireylerin, bu süreçler içerisinde ve/ya sonrasında ahlâk ve edep gibi sıfatlara konu olmaması oldukça düşündürücüdür. Böylesi bir gelişme, sadece post-modern veya yüksek modernliği ilk elden tecrübe eden Batılı ülkeler ve toplumlarla sınırlı değildir. Burada can alıcı husus, modernleşmenin dayattığı evrensellik olgusu ile sadece Batı toplumlarında değil, dünyanın farklı coğrafyalarında da benzer bir sürecin işlemekte olduğudur.

Bu noktada, toplumların modernleşme süreçleriyle tasvir edilen gelişmişlik düzeylerine rağmen, gerek insan tekinin gerekse toplumların yüzleştiğine tanık olunan ve bu anlamda gelişmişlikle tezat teşkil eden olumsuzluklar günümüzün normali kabul edilmektedir. Öyle ki, akademik ve popüler gündem çerçevesinde, eğitim alanında hakim görüşlerin modernleşme özelinde ‘evrensellik’ iddiasına oturtulma çabası, neredeyse reddedilmesi mümkün olmayan bir kabul görmektedir.

Oysa, modernleşmenin küresel toplumun belli bir kesiminde, tarihi ve sosyolojik koşulların bir gereği ve/ya zorlaması olarak ortaya çıktığı dikkate alındığında, evrensellik olgusuna eleştirel bir yaklaşım geliştirmeyi gerektirmektedir. Böylesi bir yaklaşımla, fıtratı öncelleyen bir eğitim düşüncesinin geliştirilmesinin imkânı söz konusu olabilir.

Açık Medeniyet, Eylül, Sayı 17, Yıl 2 (İbn Haldun Üniversitesi Yayını)

LEAVE A REPLY